Bu Blogda Ara

4 Ocak 2017 Çarşamba

İNSANIN HAYATA BAKIŞI NASIL OLMALIDIR?

 Afbeeldingsresultaat voor İNSANIN HAYATA BAKIŞI NASIL OLMALIDIR?


İnsanın hayata bakış açısı, onun yaşamı açısından çok önemlidir. Çünkü süreceği yaşam onun hayat hakkındaki anlayışına göre şekil alır. Temel dinamik ve kişinin hayat hakkında kabul ettiği temel fikir ne olursa, süreceği yaşam da onun üzerine binâ edilecektir. Kişi şu soruları kendisine sormalı, cevap verirken de insaflı davranmalı, cevaplarda kesinlik ve katiyyet aramalıdır. Bu kesinlik ve katiyyet onda imanı meydana getirecektir. İman kelimesi şeksiz, şüphesiz emin olma anlamına gelir.
İslâm'ın hayat hakkında ortaya koyduğu fikir, her şeyin öncesinde bir yaratıcının varlığına iman ki o da; Allahu Teala'dır. Hayat sonrasına da iman etmek gerekir ki o da; Ahiret günüdür. Hayat ile hayat öncesi arasındaki münasebet iki konuyu kapsar. Yaratıcı, yaratık ilişkisi ve Allah'ın emirleri. Hayat ile hayat sonrası arasındaki münasebet de iki şeyi kapsar. Ölümden sonra dirilme, haşr-u neşr ve insanın dünyada yaptığı fiillerinden sorulması.

a-) Allah'a İman

Allah'a iman yani onun varlığına iman, bizler için atalarımızdan kalma geleneksel bir iman olmaktan çıkıp, daha delilli ve tahkiki olmalıdır. Yani insan Allah'a iman etmesi gerektiğini araştırma ve incelemeler sonunda ikna olarak anlamalı ve bundan emin olmalıdır. Aksi taktirde kişinin Müslüman anne ve babadan doğması bir avantaj kabul edilebilir. Kişi tahkiki imanı gerçekleştirdiği takdirde Yahudi bir anne babadan veya dinsiz bir anne babadan olması onu etkilemeyecektir. Çünkü o araştırması sonucu Allahu Teala'yı tespit edecektir. Geleneksel olarak iman eden kişi Hıristiyan bir anne babadan doğdu ise Hıristiyan, Yahudi anne babadansa Yahudi ve ateist anne babadansa ateist olur. Çünkü o kişide taklitçilik mevcuttur. Bu anlamda Müslüman Allah'a olan inancını delilleriyle, kanıtlarıyla tahkiki olarak kabul etmesi gerekir.
Allahu Teala'nın varlığını şu üç yolla bulabiliriz:
1-) İnsanoğlu aciz bir varlıktır. Bu sebeple aciz olmayana yönelir.
2-) İnsanoğlunda mevcut olan içgüdülerden 'tapınma içgüdüsü' onu bir yaratıcıya kulluk etmeye zorlar.
3-) Eşyayı kontrol ettiğinde ve onu incelediğinde (asi olan insan haricinde) her şeyin görevini harfiyen yerine getirdiğini ve insanın müdahalesi olmadığı sürece tabiatın müthiş bir düzene sahip olduğunu görür. Bu düzenin içindeki varlık birbiri ile ilişkili ve birbirine bağımlıdır. Bu da göz önünde bulundurulduğunda kendiliğinden oluşması imkansızdır. Sonuç itibariyle mutlak yaratıcıya ihtiyaç vardır. Bazı ideolojiler varoluşu tesadüflere bağlamışlardır. Bazıları için ise, varoluşun sebebinin yaratılmışlık veya tesadüfîlik olmasının o kadar da önemli olmadığı kanaatini taşımaktadır. Müslümanlar için, yukarıda saydığımız şıklardaki esaslar önem arzeder. Çünkü temel budur. Baştan söylediğimiz gibi temel sağlam ise bina sağlam olur, temel bozuk ise bina ihtişamına rağmen yıkılmaya mahkûmdur.
Yukarıda bahsedilen maddeleri örneklerle açıklayacak olursak:

İnsanın acizliği

İnsan, belli bir mesafeye kadar görebilir, belli bir mesafeden ses işitebilir veya belli bir mesafeye sesini ulaştırabilir, belli bir hızda koşabilir ve yaşam süresini kendisi belirleyemez. Bu saydıklarımız daha da arttırılabilir. Bu sebeple zaafa düştüğü aciz kaldığı zamanlar ve muhtaç olduğu zamanlar çoktur. İşte bu zamanlarda kendisini düştüğü bu çıkmazdan-açmazdan kurtaracak bir güç arar veya hayatın devamını sağladığını zannettiği bir güce yönelerek onu ilah edinir. Bu aynı zamanda onda mevcut olan tapınma içgüdüsünün tecellisidir. Çevresini aydın bir bakışa sahip olmadan incelediğinde şöyle bir tespit yapabilir: Güneş suyun buharlaşmasını, bu da yağmur bulutlarının meydana gelmesini, bunun sonucu olarak da yağan yağmurla nebatın meydana geldiğini, aynı zamanda güneşin olmaması halinde bunların meydana gelmeyeceğini düşünerek güneşi yaratan edinebilir. Nitekim, geçmişte yaşamış buna benzer birçok toplumlar vardır ve ilahları kainat içindeki varlıklardan oluşmaktadır. İşte bu, problemin esasını teşkil etmektedir. Çünkü, insan duyu organlarıyla algıladıklarını sınıflandırırsa karşısına kainat, bu kainatta bulunan canlı, cansız varlığın yaşam süreci, kainatın içinde bulunmasına rağmen onlardan düşünme yetisi ve karar verme yetisiyle ayrılan insan gerçeğiyle karşılaşacaktır. Bu algıladıklarının hepsi insanın kendisi gibi acizdir ve sınırlıdır. O halde bu aşama da bu aciz ve muhtaç varlık aleminin öncesinde ne vardır?sorusu akla gelmektedir. Çünkü aciz ve muhtaç olanın, aciz ve muhtaç olmayan bir düzenleyiciye (daha net bir ifade ile) yaratana ihtiyacı vardır ki, bu da her şeyi yoktan var eden Allah'u Teala'dır.
Bu gelinen aşamadan sonra şu sorular insanın aklını kurcalayabilir: Yaratıcı yarattı, peki ben yaratıcımla nasıl alâka kuracağım ve yaratıcının yaratmasındaki maksat nedir? İşte bu sorunun akabinde devreye peygamberler girmektedir. Yani Allah'ın elçileri. Onlar yaratan tarafından aramızdan seçilmişler ve Allahu Teala'nın yaratmasındaki maksadını bizlere bildirmişlerdir. Bu maksat Kuran’da şöyle zikredilmektedir:

"Ben insanları ve cinleri ancak bana kulluk etsinler diye yarattım." (Zariyat 56)

Buraya kadar yaratıcının varlığı ve yaratılış gayemizin ne olduğu açıklandığına göre sınırlı olan bu kainatın yok oluşundan sonra ne var? sorusu akla gelir ki, bu da Ahirete imanla bağlantılı bir husustur.

b-) Ahirete iman.
Yeniden dirilme ve hesap gününe iman, Cennet ve Cehenneme iman gibi hususlar hayata bakışın esası ve açısı olmalı. İslâm akidesinin ve ona imanın önemi, ayrıca hayatla bağlantısı kavranmalıdır.
İster Mü’min, ister kafir olsun bütün insanlar bu hayatın bir sonunun (ölümün) olduğunu kabul etmektedir. Ancak ölümün varlığını kabul etmek bizi kurtarmaz. Düşünen insan, ölümden sonra ne var? sorusunu kendisine sormalıdır.
Bu soruya işaretle Allahu Teala Kur-an’ı Kerim de şöyle buyurmaktadır:

“O Allah ki hanginizin daha güzel amel (Kur-an ve Sünnete uygun iş) işleyeceğini imtihan için ölümü ve hayatı yaratmıştır....” (Mülk 2)

Bu ayet gösteriyor ki; hayatın sonunda ölüm vardır, hayata gelişin gayesi kulluktur (iman edip salih amel işlemektir), öldükten sonra ise, diriliş, hesaba çekiliş, ceza ve mükafat vardır.
Dinimiz bu konuyu iki ana kaynakta detayları ile işlemiştir.
İnsan, hayat, kainat ve bunlara ait düzenlerin yok olacağını, bozulacağını şöyle bildirmektedir:

“Sur’a bir üfürüş üfürüldüğü, yer ve dağlar kaldırılıp bir vuruşla birbirine çarpıldığı zaman, işte o gün olacak olur, kıyamet kopar. Gök yarılır, o gün düzeni bozulur. Melekler onun çevresindedirler, o gün Rabbinin arşını onlardan başka sekiz tanesi yüklenir.” (Hakka 13-17)

İçinde bulunduğumuz kainatın, mevcut olan düzenin nasıl yok olacağını ise:

“Güneş dürülüp ışığı kalmadığı zaman. Yıldızlar düşüp, söndüğü zaman. Dağlar yürütüldüğü zaman. Doğurması yaklaşmış develer başıboş bırakıldığı zaman. Yabani hayvanlar bir araya toplatıldığı zaman. Denizler kaynaştırıldığı zaman. Canlar bedenlerle birleştirildiği zaman. Kız çocuğunun hangi suçtan ötürü öldürüldüğü kendisine sorulduğu zaman. Amel defterleri açıldığı zaman. Gök yerinden oynatıldığı zaman. Cehennem alevlendirildiği zaman Cennet yaklaştırıldığı zaman. İnsanoğlu önceden ne hazırladığını görecektir.” (Tekvir 1-14)

Kıyametin anını Rabbimiz şöyle bildirmiştir:
Kıyameti gören her emzikli kadın emzirdiğini unutur, her hamile kadın çocuğunu düşürür. İnsanları sarhoş gibi görürsün, oysa sarhoş değillerdir, fakat bu sadece Allah’ın azabının çetin olmasındandır.” (Hac 2)

“Çekişip dururlarken kendilerini yakalayacak bir tek çığlık beklerler.” (Yasin 49)

Bu ayet önce sur’un üfürülüşten bahsetmektedir. Böylece insanların tamamı ölür.

“Sur’a üflenince, kabirlerinden Rablerine koşarak çıkarlar.” (Yasin 51)

Bu ayet sur’a ikinci defa üfürülüşte insanların mezarlarından kalkarak Rablerine gideceklerini bildirmektedir.

“Tek bir çığlık kopar, hepsi hemen huzurumuza getirilmiş olur.” (Yasin 53)

Böylece insanlar Allahu Teala’nın huzuruna getirilirler ve daha sonra;

“Yeryüzü Rabbinin nuruyla aydınlanır, kitap açılır, peygamber ve şahitler getirilir ve onlara haksızlık yapılmadan, aralarında adaletle hüküm verilir.” (Zümer 69)

Hesap günü; Resule gelen Risalete (Kur-an ve Sünnet ölçülerine) iman edip etmediğimiz, Şeri hükme bağlı kalıp kalmadığımız hususunda hesaba çekileceğiz.
Efendimiz (sav) muhakeme ile ilgili olarak şöyle buyurmuştur:

“Kişi ....şu beş değişik şahitler ile mahkemeye gelir. Bir ameli işlerken yeryüzü, onun lehine ve aleyhine şahittir, vücudundaki bütün uzuvlar onun lehine aleyhine şahittir, amel defterleri onun lehine aleyhine şahittir, yazıcı melekler onun lehine aleyhine şahittir ve her şeyi bilen Allah (C.C) onun lehine aleyhine hüküm verir.”

Başka bir Hadis-i Şerifte Efendimiz (sav) şöyle buyurmuştur:

“Kişi Rabbimin mahkemesinde iken Kur-an’ı Kerim gelir o kişi lehinde aleyhinde şahitlik eder” (İbn-i Kesir Furkan suresi 32’nci ayetin tefsiri)

Yukarıda geçen şahitlik hususunda Rabbimiz Kitab-ı Kerim’de şöyle buyurmaktadır;

“İnsanın : Buna ne oluyor? dediği zaman; İşte o gün, yer, Rabbinin ona vahiy etmesiyle kendi haberlerini anlatır.” (Zilzal 3-5)

“Allah’ın düşmanları o gün cehenneme sürülürler. Hepsi bir aradadırlar. Sonunda oraya varılınca, kulakları, gözleri ve derileri, yaptıkları hakkında onların aleyhine şahitlik ederler.” (Fussilet 19-20)
“İşte o gün ağızlarını mühürleriz, bizimle elleri konuşur, ayakları da yaptıklarına şahitlik eder.” (Yasin 65)
“Amel defteri ortaya konunca, suçluların, onda yazılı olanlardan korktuklarını görürsün, ‘Vah bize, eyvah bize! Bu defter nasıl olmuşta küçük büyük bir şey bırakmadan hepsini saymış!’derler. İşlediklerini hazır bulurlar. Rabbin kimseye haksızlık etmez” (Kehf 49)
“Her can, kendisiyle beraber bir sürücü ve şahit bulunduğu halde gelir.” (Kaf 21)
“Yanındaki melek ‘İşte bu yanımdaki hazırdır’ der” (Kaf 23)

Buraya kadar yapılan açıklamalardan şu anlaşılmaktadır ki Kur-an ve Sünnet, dünya hayatında yaptığımız bir işten, söylediğimiz bir sözden dolayı hesap günü beş değişik şahidin şahitliğinde, muhakeme olacağımızı bildirmektedir. Rasulullah (sav) şöyle buyurdu:

“Aişe (r.anhâ) hesap günü insanların durumunu sorar. Efendimiz; ‘Ya Aişe insanlar kıyamet günü yalın ayak, sünnetsiz olarak, çırılçıplak anadan doğma bir şekilde haşr olacak.’ dedi.

Aişe: “Ben utanırım Ya Rasulullah’ dedi. Efendimiz; ‘Ya Aişe, durum senin anladığın gibi değil, o gün her insan kendi nefsinin kurtuluşu derdine düşecek, o yanındakinin cinsiyetine bakmaktan daha büyük bir işle karşı karşıya kalacak.” buyurdu.” (Müslim 1193)
Aişe (ra) annemiz anlatıyor: "Ateşi hatırlayıp ağladım, Resûlullah (sav): "Niye ağlıyorsun?" diye sordu."Cehennemi hatırladım da onun için ağladım! Siz, Kıyamet günü, ailenizi hatırlayacak mısınız?" dedim.
"Üç yerde kimse kimseyi hatırlamaz: Mizan yanında; tartısı ağır mı geldi hafif mi öğreninceye kadar. Sahifelerin uçuştuğu zaman; kendi defteri nereye düşecek, öğreninceye kadar; sağına mı soluna mı yoksa arkasına mı? Sırat'ın yanında; cehennemin iki yakası ortasına kurulunca, bunu geçinceye kadar." (Ebu Davud, Sünen 28, 4755)
Rabbimiz bu anları Kur-an’ı Kerim de şöyle açıklıyor:

“O gün, kişi kardeşinden, annesinden, babasından, karısından ve oğullarından kaçar. O gün, herkesin kendine yeter derdi vardır.” (Abese 34-37)

Evet, bu mahkemeden sonra insanlar Cennet veya Cehenneme doldurulurlar. Bu anı Rabbimiz şöyle bildiriyor:

“Fakat kitabı kendisine solundan verilen kimse ‘Kitabım keşke bana verilmeseydi, keşke hesabımın ne olduğunu bilmeseydim, bu iş keşke son bulmuş olsaydı, malım bana fayda vermedi, gücümde kalmadı’ derler. İlgililere şöyle buyrulur; ‘Onu alın, bağlayın. Sonra Cehenneme yaslayın. Sonra onu boyu yetmiş arşın olan zincire vurun. Çünkü, o, yüce Allah’a inanmazdı.” (Hakka 25-33)

“İnkar edenler bölük bölük Cehenneme sürülür. Oraya vardıklarında kapıları açılır, bekçileri onlara; ’Size içinizden Rabbinizin ayetlerini okuyan ve bu güne kavuşacağınızı ihtar eden Peygamberler gelmedi mi?’ derler. ‘Evet geldi’ derler. Lakin azap sözü, inkarcıların aleyhine gerçekleşir.’ ‘Onlara; ‘Temelli kalacağınız Cehennemin kapılarından girin; böbürlenenlerin durağı ne kötüdür! ’ denir.” (Zümer 71-72)
“Oraya atıldıklarında, onun kaynarken çıkardığı uğultuyu işitirler.” (Mülk7)
“Nerede ise öfkesinden paralanacak! İçine her bir toplumun atılmasında, bekçileri onlara; ’Size bir uyarıcı gelmemiş miydi? ’diye sorarlar.” (Mülk 8)
“Onlar; ‘Evet doğrusu bize bir uyarıcı geldi, fakat biz yalanladık ve Allah hiçbir şey indirmemiştir, siz büyük bir sapıklık içindesiniz demiştik’ derler.” (Mülk-9)
“Eğer kulak vermiş veya akıl etmiş olsaydık, çılgın alevli Cehennemlikler içinde olmazdık.’ derler.” (Mülk-10)

“Böylece günahlarını itiraf ederler. Çılgın alevli Cehennemlikler yok olsunlar!” (Mülk-11)
Bu ayeti kerimelerde, kendilerine gelen peygamberi inkar edip, onu dinlemeyerek onun getirdiklerine uymayanların gideceği yerin korkunçluğu bir şekilde bize anlatmaktadır. Kafirleri gerçekten çok kötü bir akıbet beklemektedir. İbni Abbas’tan Efendimiz (Sav) şöyle buyurdu;

“Ey inananlar! Allah’tan sakınılması gerektiği gibi sakının, sizler, ancak Müslümanlar olarak can verin.” (Ali İmran-102) ayetini okuyup şöyle buyurdu;

“Eğer zakkumdan bir damla yere damlatılmış olsaydı o damla dünyadaki canlıların geçim vesilesi (olan tüm gıda maddelerini) bozardı. Artık zakkumdan başka yiyeceği olmayanın (Cehennem halkının) hali nasıldır?” (İbni Mace 4325)

“Biz o ağacı, zalimler için bir dert yaptık. O, Cehennemin dibinde çıkan bir ağaçtır. Tomurcukları şeytan başı gibidir. İşte Cehennemlikler bundan yerler, karınlarını onunla doldururlar.” (Saffat 63-66)
“Sonra, siz ey sapıklar, yalanlayanlar! Doğrusu zakkum ağacından yiyeceksiniz. Karınlarınızı onunla dolduracaksınız. Onun üzerine kaynar su içeceksiniz. Hem de susamış develerin suya saldırışı gibi içeceksiniz. İşte onlara, ceza günü sunulacak konukluk budur.” (Vakıa 51-56)
“Yakıcı ateşe yaslanırlar, kızgın bir kaynaktan içirilirler. Onlar için kuru dikenden başka yemek yoktur. O ise ne besler ne de açlığı giderir.” (Gaşiye 4-7)
“İnkar edenlere Cehennem ateşi vardır. Ölümlerine hükmedilmez ki ölsünler, kendilerinden Cehennemin azabı da hafifletilmez. Her inkarcıyı böylece cezalandırırız.” (Fatır 36)
“Cehennemde şöyle seslenirler; Ey nöbetçi! Rabbin hiç değilse canımızı alsın. Nöbetçi; ‘Siz böyle kalacaksınız.’ der.” (Zuhruf 77)
“Doğrusu ayetlerimizi inkar edenleri ateşe sokacağız, derilerinin her yanışında, azabı tatmaları için onları başka derilerle değiştireceğiz. Allah güçlüdür, hakimdir.” (Nisa 56)

Hasan-ı Basri (ra.) bu ayeti şöyle tefsir etmiştir: Ateş onları her gün yetmiş bin defa yiyip bitirir. Onları her bitirdikçe onlara, ‘eski halinize dönün denir.’ Onlar eski hallerine dönerler.

“Onlar için Cehennemden bir yatak ve üstlerine de örtüler vardır. Zalimleri böyle cezalandırırız.” (Araf 41)

“O gün, suçluları zincire vurulmuş olarak görürsün. Gömlekleri katrandan olacak, yüzlerini ateş bürüyecektir.” (İbrahim 49-50)
“Ve de ki: Hak, Rabbinizdendir. Öyle ise dileyen iman etsin, dileyen inkar etsin. Biz, zalimlere öyle bir cehennem hazırladık ki, onun duvarları kendilerini çepe çevre kuşatmıştır. (Susuzluktan) imdat dileyecek olsalar imdatlarına, erimiş maden gibi yüzleri haşlayan bir su ile cevap verilir. Ne fena bir içecek ve ne kötü bir kalma yeri!” (Kehf 29)

Buraya kadar naklettiğimiz ayetler kafirler, iman etmeyenler, Allah’a eş koşanlar, tağutlar, münafıklar, hainler ve bazıları da günahkar mü’minler hakkındadır. Ancak günahkar mü’min iman sahibi olduğu için ebedi olarak Cehennemde kalmayacaktır. Allah (cc) şöyle buyurdu:

“Rabbinin dilediği hariç, (onlar) gökler ve yer durdukça o ateşte ebedi kalacaklardır. Çünkü Rabbin, istediğini hakkıyla yapandır.” (Hûd 107)

Bu ayetlerdeki vasfedilen kişilerin dünya hayatlarına bakıldığında iman etmedikleri, Peygamberi tanımadıkları, vahyi dünya hayatlarına hakem kılmadıkları görülür ve bundan dolayı da kötü son ile karşılaşacak, ebedi bu hal üzere kalacaklardır. Rabbimiz, iman etmeyenlerin dünya hayatındaki amellerinin hiçbir değerinin olmadığını yüce kitabında şöyle bildiriyor:

“İnkâr edenlere gelince, onların amelleri, ıssız çöllerdeki serap gibidir ki susayan onu su zanneder; nihayet ona vardığında orada herhangi bir şey bulamamış, üstelik yanı başında da (inanmadığı, kendisinden sakınmadığı) Allah'ı bulmuştur; Allah ise, onun hesabını tastamam görmüştür. Allah hesabı çok çabuk görür.” (Nur 39)

“Durmadan çalışır, (fakat boşuna) yorulur, kızgın ateşe girer.” (Gaşiye 3)
Bir topluluk vardır ki, samimi olmalarına rağmen farz sınırlarını gözetmeyerek bazı önderlerin arkasından gitmişlerdir. Bunların da kötü bir sona ulaşacaklarını Rabb’imiz kitabında şöyle bildirdi:

“Yüzleri ateşte evirilip çevirildiği gün: Eyvah bize! Keşke Allah'a itaat etseydik, Peygambere de itaat etseydik! derler. Ey Rabbimiz! Biz reislerimize ve büyüklerimize uyduk da onlar bizi yoldan saptırdılar, derler. Rabbimiz! Onlara iki kat azap ver ve onları büyük bir lânetle rahmetinden kov.” (Ahzap 66-68)

“Rabbimiz! Onlara iki kat azap ver ve onları büyük bir lânetle rahmetinden kov. Yazık bana! Keşke falancayı (bâtıl yolcusunu) dost edinmeseydim!” (Furkan 27-28)
“Allah buyuracak ki: "Sizden önce geçmiş cin ve insan toplulukları arasında siz de ateşe girin!" Her ümmet girdikçe yoldaşlarına lânet edecekler. Hepsi birbiri ardından orada (cehennemde) toplanınca, sonrakiler öncekiler için, "Ey Rabbimiz! Bizi işte bunlar saptırdılar! Onun için onlara ateşten bir kat daha fazla azap ver!" diyecekler. Allah da: Zaten herkes için bir kat daha fazla azap vardır, fakat siz bilmezsiniz, diyecektir.” (Araf 38)
“İşte o zaman (görecekler ki) kendilerine uyulup arkalarından gidilenler, uyanlardan hızla uzaklaşırlar ve (o anda her iki taraf da) azabı görmüş, nihayet aralarındaki bağlar kopup parçalanmıştır. (Kötülere) uyanlar şöyle derler: Ah, keşke bir daha dünyaya geri gitmemiz mümkün olsaydı da, şimdi onların bizden uzaklaştıkları gibi biz de onlardan uzaklaşsaydık! Böylece Allah onlara, işlerini, pişmanlık ve üzüntü kaynağı olarak gösterir ve onlar artık ateşten çıkamazlar. Ey insanlar! Yeryüzünde bulunanların helal ve temiz olanlarından yeyin, şeytanın peşine düşmeyin; zira şeytan sizin açık bir düşmanınızdır.” (Bakara 166-168)

Bu ayetlerden anlaşılıyor ki; kişi kimi takip ediyorsa, hangi kitle ile çalışıyorsa, nasıl bir devlete ve idareciye tabii ise, kimi yardımcı edindiyse, kimi dost seçiyorsa onlarla beraber haşrolunacaktır. Eğer Kur-an ve Sünneti ölçü alınıp; marufu emreden, münkerden sakındıranlarla beraber olursak Allah’ın (cc) rızasına nail olabiliriz. Aksi takdirde sonuç, ayetlerde belirtildiği gibi hüsran ile bitebilir.
Rabb’imizin, akîbeti kötü olanlar için Kur’an da verdiği misal gerçekten akıllara durgunluk verecek derecededir. Şöyle buyuruyor:

“İnkarcılara o gün şöyle denir; Yalanlayıp durduğunuz şeye gidin. Gölge yapmayan ve ateşten de korumayan Cehennem dumanının üç kollu gölgesine gidin. O gölgenin saldığı her bir kıvılcım sanki birer sarı devedir, konak gibi de büyüktür. Yalanlamış olanların o gün vay haline.” (Mürselat 29-34)

Efendimiz (sav) Cehennem ateşinin ısısını şöyle anlatıyor:

“Allah’u Teala, Cehennemin bin sene yanmasını emir buyurdu. Ta ki ateşi kıpkızıl kesildi. Sonra bin sene daha yakıldı. Ta ki ateş bembeyaz kesildi. Sonra bin sene daha yakıldı. Ta ki ateşi simsiyah kesildi. Binaenaleyh Cehennem simsiyah ve karanlıktır.” (Tirmizi)

“Muhakkak ki, dünya ateşi rahmet sularıyla yetmiş defa yıkanmıştır. Dünya ehlinin kendisinden istifade edebileceği bir duruma getirilmiştir.” (İbni Abdulberr)
Ahiret gününde ne kadar korkunç bir son ile karşı karşıya kalabileceğimizin hesabını şimdiden yapmalı ve kendimize bir çeki-düzen vermeliyiz. Allah ve Rasulüne teslim olmalıyız.
Efendimiz (sav) şöyle buyurmuştur:

“İman etmeyenlerin içinde en hafif azabı amcam Ebu Talib’e çektirilir ki, onun ayağına bir terlik giydirilir ve Cehennemin bir katmanında gezdirilir. Ayağından aldığı ısıdan dolayı beyni kaynar. Diğer taraftan azılı kafirler ateş içinde cezalandırılırken ateşin sıcaklığından dolayı su ister ona bir kase içinde su verilir, onun içinde kan, irin karışımı vardır. O kaseyi içmek için ağzına yaklaştırdığında, kasenin içindeki su karışımının sıcaklığından dolayı yüzünün deri ve etleri kaseye dökülür, böyle olmasına rağmen o kişi bu suyu içer çünkü içinde bulunduğu ateş daha sıcaktır.”

Şu bir gerçektir ki, Cennet ve Cehennem hakkındaki bütün deliller akla hitap eder ve de her akıl sahibi bu delilleri anlayabilir, ona göre de kendisine bir istikamet seçebilir.
Dünya hayatında iman eden ve salih amel işleyenlerin durumu, yukarıda anlatmaya çalıştığımız isyan ehlinin durumundan çok farklıdır. Bu durumu Rabb’imiz mü’minler için nur ve hidayet kaynağı olan Kur-an’ı Kerim de şöyle anlatır:

“Kitabı sağından verilen; Alın kitabımı okuyun, doğrusu bir hesaplama ile karşılaşacağımı umuyordum, der. Artık o meyveleri sarkmış, yüksek bir bahçede, hoş bir yaşayış içindedir. Onlara şöyle denir; Geçmiş günlerde, peşinen işlediklerinize karşılık afiyetle yiyiniz içiniz.” (Hakka 19-24)

“Orada tahtlara yaslanırlar, orada yakıcı sıcak ve dondurucu soğuk görmezler. Meyve ağaçlarının gölgeleri, üzerine sarkmış ve onların koparılması kolaylaştırılmıştır. Çevrelerinde gümüş kaplar ve billur kaseler dolaştırılır. Billurları gümüş gibi parlaktır, onları ölçüp ölçüp dağıtırlar. Orada zencefil karışık bir tasla içirilirler. O pınara selsebil (tatlı su) denir. Yanlarında ölümsüz gençler dolaşır. Onları gördüğünde saçılmış birer inci sanırsın. Oranın neresine baksan, nimet ve büyük bir saltanat görürsün. Üzerlerinde ince yeşil ipekli, parlak atlastan elbiseler vardır. Gümüş bileziklerle süslenmişlerdir. Rableri onlara tertemiz içecekler içirir. İşte bu sizin işlediklerinizin karşılığıdır, çalışmalarınız şükre değer, denir.” (İnsan 13-22)
“İnanıp yararlı iş işleyenleri, içinde temelli ve ebedi kalacakları, içlerinden ırmaklar akan Cennetlere koyacağız. Onlara orada tertemiz eşler vardır. Onları en koyu gölgeliklere yerleştireceğiz.” (Nisa 57)
“Doğrusu, Allah’a karşı gelmekten sakınanlara kurtuluş vardır. Bahçeler, bağlar, göğüsleri tomurcuklanmış yaşıt kızlar ve dolu kadehler vardır. Orada boş ve yalan söz işitmezler. Bunlar Rabbinin katından, hesapları karşılığı verilenlerdir.” (Nebe 31-36)

“Rablerine karşı gelmekten sakınanlar, bölük bölük cennete götürülürler. Oraya varıp da kapıları açıldığında, bekçileri onlara; Selam size, hoş geldiniz. Temelli olarak buraya girin, derler. Onlar; Bize verdiği sözde duran ve bizi bu yere varis kılan Allah’a hamdolsun. Cennette istediğimiz yerde oturabiliriz. Yararlı iş işleyenlerin ecri ne güzelmiş, derler.” (Zümer 73-74)

“Allah’a karşı gelmekten sakınanlara söz verilen Cennet şöyledir; Orada temiz su ırmakları, tadı bozulmayan süt ırmakları, içenlere zevk veren şarap ırmakları, süzme bal ırmakları vardır. Onlara orada her türlü ürün ve Rablerinden mağfiret vardır. Bunların durumu, ateşte temelli kalan ve bağırsaklarını parça parça edecek kaynar su içirilen kimselerin durumu gibi olur mu?” (Muhammed 15)

Enes İbn-i Malik (R.a)’dan Peygamber (Sav) şöyle dedi: “Pak ve yüce olan Allah Cehennemliklerin en hafif azaplısına ‘Dünya ve dünyadaki her şey senin olsa şu azaptan kurtulmak için onu fidye eder miydin? buyurur.’ O kul; ‘Evet fidye ederdim.’ der. Allah; ‘Sen ademin sülbünde iken ben senden bu fedakarlıktan daha ehven bir şey istemiştim. Bu bana ortak koşmamandı. (Ravi şöyle dediğini de zannediyorum dedi.) Ben de seni ateşe katmayacaktım. Fakat sen (dünyaya gelince tevhitten) imtina ettin de şirkten ayrılmadın, buyurdu.”

Enes İbn-i Malik (ra) şöyle dedi: “Rasulullah (sav) şöyle buyurdu; ‘Cehennemliklerden dünya ehlinin en nimetli ve refahlısı olan kimse kıyamet gününde getirilir ve ateşe bir daldırılış daldırılır. Sonra ‘Ya Adem oğlu, sen hiçbir hayır gördün mü? Sana herhangi bir nimet uğradı mı? diye sorulur. O kul; ‘Hayır vallahi ya Rab, der. Cennet ehlinden olup da en çetin ve meşakkatli hayat süren bir kişi getirilir ve Cennete bir daldırılış ile daldırılır. Müteakiben ona da; ‘Ey Adem oğlu, sen hiçbir çetinlik ve sıkıntı gördün mü? sana herhangi bir sıkıntı ve zorluk uğradı mı? diye sorulur. O da; Hayır vallahi ya Rab. Bana asla şiddetli fakirlik ve ihtiyaçtan dolayı fena bir hal arız olmamıştır. Ben asla bir hayat çetinliği ve zorluğu görmedim, der.” (Müslim 2807)

Ebu Hüreyre (ra) den Peygamber (sav) şöyle dedi: “Aziz ve Celil olan Allah; ‘Ben iyi kullarım için hiçbir gözün görmediği, hiçbir kulun işitmediği ve hiçbir beşer kalbine gelmedik şeyler hazırladım.’ buyurdu.”
Rabb’imiz bu hususta şöyle buyurmuştur:

“Yaptıklarına karşılık onlar için saklanan müjdeyi kimse bilmez.” (Secde 17)

İmam Malik İbn-İ Enes, Zeyd İbn-i Estem’den, o da Ata İbn-i Yesar’dan, o da Ebu Said Hudri (ra) den tahsis etti ki, Efendimiz (Sav) şöyle demiştir: “Allah, Cennet ahalisine; ‘Ey Cennet ahalisi’ diye buyurur. Onlar; Ey Rabbimiz ferman buyur, emrini ifaya her zaman hazır ve kullukta daimiz. Hayır senin iki elindedir’ derler. Allah; ‘Nasıl bu halinizden razı mısınız?’ buyurur. Kullar; ‘Ya Rab nasıl razı olmayalım? Sen bize mahlukatından hiçbir kimseye vermediğin bunca nimetleri ihsan buyurdun’ derler. Allah; ‘Ben sizlere muhakkak bunlardan daha faziletli ve daha şerefli bir nimet vereceğim’ buyurur. Kullar; ‘Ey Rabbimiz bu nimetlerden daha faziletli ve daha kıymetli hangi nimet vardır ki?’ derler. Bunun üzerine Allah; ‘Ben sizin üzerinize Rıdvan’ımı (Razı ve hoşnut olmamı) indiriyorum ve artık bundan sonra sizlere ebediyen darılmayacağım’ buyurur.” (Müslim 2892)

İbn-i Abbas (ra) şöyle rivayet etti. Rasul (sav) buyurdu ki:

“Ey insanlar! Muhakkak sizler Allah’ın huzuruna yalın ayakla, çıplaklar ve sünnetsizler olarak toplanacaksınız.”

“Göğü, kitap dürer gibi dürdüğümüz zaman, yaratmaya ilk başladığımız gibi - katımızdan verilmiş bir söz olarak - onu tekrar var edeceğiz. Doğrusu biz yaparız.” (Enbiya 104)

“Haberiniz olsun ki kıyamet günü mahlukat içinde ilk olarak elbise giydirilecek kimse İbrahim (as)’dır. Şu da; haberiniz olsun ki ümmetimden bir takım insanlar getirilecek onlar yakalanıp sol tarafa (Cehennem tarafına) götürülürler. Hemen ben, Ey Rabbim onlar benim Sahabelerimdir, diye sesleneceğim de, bana, sen onların senden sonra (dinde) neler icat ettiklerini bilmezsin, denilir. Ben de Allah’ın salih kulu ve Peygamberi olan (Meryem oğlu İsa’nın) dediği gibi derim; "... Ben içlerinde bulunduğum müddetçe üzerlerinde bir gözcü idim. Fakat vakta ki sen beni (içlerinden) aldın üstlerinde gözetici ancak Sen kaldın ve Sen hakkıyla şahitsin. Eğer kendilerine azap edersen, şüphe yok ki onlar Senin kullarındır. Eğer onları mağfiret edersen yine şüphesiz ki mutlak galip ve yegane hüküm ve hikmet sahibi olan Sensin.” (Maide 117-118) Rasul (sav), “Bunun üzerine bana; ‘emin ol ki sen bunlardan ayrıldığından beri onlar ökçelerine basarak, geri dönmüş, mürtetler olmakta devam etmişlerdir’ denilir.” (Müslim 2860)

Bu gün ümmet nasıl da topuklarının üzerine dönmüştür! Hiç şüphesiz buna en büyük neden Hilafetin yıkılması ve Şer-i hükmün hayat sahasından kaldırılması ile olmuştur. Ne yazık ki ümmet, İslam’ın öngörmediği işleri yapmakta ve küfür nizamlarından kaynaklanan bir çok şeylere itikat eder olmuşlardır. Bunlar; demokrasi, laiklik, kapitalist ideolojiyi, komünizm, tasavvuf, körü körüne şahıslara bağlanma ve onları hüküm koyucu konumuna yükseltme, mantık, felsefe, atalar dini, fayda-zarar, kolay-zor, menfaatçilik, tedricilik, milliyetçilik, vatancılık, heva ve nefsi hüküm koyucu edinme vs. dir. Bunlara daha sonra detaylı olarak değineceğiz. İnşallah...
Cennet ve Cehennem hakkında Ebu Said’ten (ra) rivayetle Rasulullah (sav) şöyle buyurdu:

“Kıyamet günü Cennet ehli Cennete, Cehennem ehli Cehenneme ayrıldıktan sonra, ölüm, aklı karalı alaca bir koyun suretinde getirilir. Cennet ile Cehennem arasında durdurulur. Müteakiben, Ey Cennet ahalisi! ‘sizler bunu tanıyor musunuz’ denilir. Cennetlikler hemen boyunlarını uzatıp başlarını ona doğru kaldırırlar ve ona bakarlar. Ardından; ‘evet tanıyoruz bu ölümdür’ derler. Sonra, Ey Cehennem ahalisi! ‘sizler bunu tanıyor musunuz’ diye sorulur. Onlar da başlarını kaldırıp bakarlar ve ‘evet tanıyoruz bu ölümdür’ derler. Bunu takiben koyun suretindeki ölümün Cennet ile Cehennem arasında kesilmesi emrolunur ve derhal boğazlanır. Bundan sonra Ey Cennet halkı! ‘Cennette ebedi yaşayacaksınız artık ölüm yoktur. Ve Cehennem halkı sizler de karargahınızda ebedisiniz, artık ölüm yoktur’ denilir.”

Bundan sonra Efendimiz (sav) şu ayeti okudu:

“Ey Muhammed! Hâlâ gaflet içinde bulundukları ve hâlâ inanmayanları, onları, işin bitmiş olacağı o haslet günü ile uyar. Şüphesiz biz bütün yeryüzüne ve üzerinde bulunanlara varis olacağız. Onlar bize döneceklerdir.” (Meryem-39-40)

“Efendimiz bu ayeti okurken eliyle dünyaya işaret etmiştir.” (Müslim 2849)
“Cennetlikler Cehennemliklere ‘Biz Rabbimizin bize vadettiğini gerçek bulduk, Rabbinizin size de vadettiğini gerçek buldunuz mu? diye seslenirler. Evet, derler. Aralarında bir münadi, Allah’ın laneti Allah yolundan alıkoyan, o yolun eğriliğini isteyen ve ahireti inkar eden zalimleredir, diye seslenir.” (Araf 44-45)
“İki taraf arasında bir perde ve burçlar üzerinde her iki tarafı da simalarından tanıyan adamlar vardır. Cennetliklere, Size selam olsun derler. Bunlar henüz girmeyen fakat Cenneti uman kimselerdir.” (Araf 46)
“Gözleri cehennem ehli tarafına döndürülünce de: Ey Rabbimiz! Bizi zalimler topluluğu ile beraber bulundurma! derler.” (Araf 47)
“ (Yine) A'râf ehli simalarından tanıdıkları birtakım adamlara seslenerek derler ki: "Ne çokluğunuz ne de taslamakta olduğunuz büyüklük size hiçbir yarar sağlamadı.” (Araf 48)

“Allah'ın, kendilerini hiçbir rahmete erdirmeyeceğine dair yemin ettiğiniz kimseler bunlar mı?" (ve cennet ehline dönerek): "Girin cennete; artık size korku yoktur ve siz üzülecek de değilsiniz" (derler).” (Araf 49)

“Cehennem ehli, cennet ehline: Suyunuzdan veya Allah'ın size verdiği rızktan biraz da bize verin! diye seslenirler. Onlar da: Allah bunları dinlerini alay ve eğlenceye alan, dünya hayatına aldanan inkarcılara ikisini de haram kılmıştır, derler.” (Araf 50)

Buraya kadar aktardıklarımızdan da anlaşılacağı gibi Ahiret günü hesap, haşru neşr’in gerçekten çok çetin geçeceğidir. Rabb’imiz şöyle buyurmuştur:

“Bunlar, büyük bir günde tekrar dirileceklerini sanmıyorlar mı? O gün insanlar alemlerin Rabbinin huzurunda dururlar.” (Mutaffifin 4-6)

“Sizi boşuna yarattığımızı ve bize döndürülmeyeceğinizi mi sandınız?” (Müminun 115)
“Öyle bir günden korkun ki, o günde hiç kimse başkası için herhangi bir ödemede bulunamaz; hiç kimseden (Allah izin vermedikçe) şefaat kabul olunmaz, fidye alınmaz; onlara asla yardım da yapılmaz.” (Bakara 48)
“O gün hiç kimse başkası için bir şey yapamaz. O gün iş Allah’a kalmıştır.” (İnfitar 19)

“Ruh (Cebrail) ve melekler saf saf olup durduğu gün, Rahmânın izin verdiklerinden başkaları konuşmazlar; konuşan da doğruyu söyler.” (Nebe 38)

“Biz, yakın bir azap ile sizi uyardık. O gün kişi önceden yaptıklarına bakacak ve inkârcı kişi: "Keşke toprak olsaydım!" diyecektir.” (Nebe 40)

“De ki: Bütün şefâat Allah'ındır. Göklerin ve yerin hükümranlığı Onundur. Sonra Ona döndürüleceksiniz.” (Zümer 44)
“(Ey insanlar) Nereye gidiyorsunuz?” (Tekvir 26)
“Ey insanlar! Allah'ın vaâdi gerçektir, sakın dünya hayatı sizi aldatmasın. Allah’ın affına güvendirerek (şeytan) sizi ayartmasın!” (Fatır 5)

“Ey iman edenler! Allah'tan korkun ve herkes, yarına ne hazırladığına baksın. Allah'tan korkun, çünkü Allah, yaptıklarınızdan haberdardır. Allah'ı unutan ve bu yüzden Allah'ın da onlara kendilerini unutturduğu kimseler gibi olmayın. Onlar yoldan çıkan kimselerdir. Cehennem ehliyle cennet ehli bir olmaz. Cennet ehli, kurtuluşa erişenlerdir.” (Haşr 18-20)

“Ey inananlar! Kendinizi ve ailenizi, yakıtı insanlar ve taşlar olan ateşten koruyun. Onun başında, acımasız, güçlü, Allah'ın kendilerine buyurduğuna karşı gelmeyen ve emredildiklerini yapan pek haşin melekler vardır.” (Tahrim 6)

Ey Ademoğlu! Öyle bir mahkemeden geçeceksin ki orada torpil yok, aracı yok, rüşvet yok, Allah izin vermezse şefaatçi yok, her yönden çepeçevre kuşatılmışsın, yaptığın her iş ve sözde, beş ayrı şahit ile Yüceler Yücesi Allahu Teala’nın mahkemesine geleceksin. Gel yol yakın iken, yaşarken, kendi kendini muhakeme et... Yol yakın iken hidayete tabi ol, kalıcı olan nimetlere bağlan, talep et... Allah (cc) katında hayırlı olan nimetlere bağlan. Allah’a ve Allah’tan gelen iman ve yaşam esaslarına sımsıkı sarıl, akideni yeniden gözden geçir, kontrol et, amellerinin ölçüsünü nereden alıyorsun ona bir bak, yanlışsa o ölçüleri terk et, tövbe et. Böylece ahiret gününde yüzleri ağaranlardan ol, yüzleri kararanlardan değil...
Şunu bil ki, Allah’ı asla kandıramazsın. Sözünde özünde dosdoğru ol... “Emrolunduğun gibi dosdoğru ol” ilahi emrine Efendimiz (sav) sımsıkı sarılmıştı sende rehberini takip et, ona uy...

LA İLAHE İLLALLAH MUHAMMEDURRASULULLAH

Bu emre göre yaşa ki, iki cihanda Allah’ın rızasını kazanasın, hüsrana uğramayasın. Aksini yaparsan o mahkemede “Eyvah!” dersin, pişman olursun ama o pişmanlık fayda vermez. Esasen Allah’u Teala insanlığın ilk atasını yeryüzüne gönderirken şöyle buyurmuştu:

“Dedik ki: Hepiniz cennetten inin! Eğer benden size bir hidayet gelir de her kim hidayetime tâbi olursa onlar için herhangi bir korku yoktur ve onlar üzüntü çekmezler. İnkâr edip âyetlerimizi yalanlayanlara gelince, onlar cehennemliktir, onlar orada ebedî kalırlar.” (Bakara 38-39)

Allah ve Rasulüne iman edip salih amel işleyenlerin, şer-i hükme tabi olanların yeri Cennet olacaktır. Bu kişiler Allah’ın rızasına nail olmuşlardır. İnkar edenlerin yeri ise Cehennemdir. Bunlarda Allah’ın gazabına uğrayacaklardır.
Burada ince bir noktayı da ayırmak gereklidir. Efendimiz (sav) bir Hadis-i Şerifinde şöyle buyuruyor: “Hiçbir kimse ameline güvenerek Cennete gireceğini sanmasın. Sahabe; ‘Ya Rasulullah sen de mi?’ deyince, ‘Ben de’ buyurdu. ‘Şu kadar ki Allah bana kendinden bir Rahmet ile yetişir.” (Müslim 74)

Allah (cc) şöyle buyuruyor:

“De ki: Ben, yalnızca sizin gibi bir beşerim. (Şu var ki) bana, İlâhınızın, sadece bir İlâh olduğu vahiy olunuyor. Artık her kim Rabbine kavuşmayı umuyorsa, iyi iş yapsın ve Rabbine ibadette hiçbir şeyi ortak koşmasın.” (Kehf 110)

Bu ayette, yapılan bir işin Allah katında makbuliyeti için iki şart koşulmuştur. Birincisi; yaptığı ibadeti Şer-i hükme uygun ve işi yalnızca Allah için yapmalı. İkincisi; Allah için yaptığı salih ameli Şer-i hükmün sınırları içinde yapmalı ve yukarıdaki Hadis-i Şerifi de göz önüne alarak bu ibadetin Allah katında kabulünü ummalıdır. Böylece ne ameline güvenip dengesini sarsmalı, ne de amel etmekten geri durmalı. Yani korku ile ümit arasında olmalı ki amellerinde devamlılık olsun, hesap gününü gözetsin, şer-i hükme uygun amel işlesin, yaptığı ibadette hiç kimseyi O’na ortak etmesin. Bu durumda o kişi dünya hayatında kulluğun kamil manada gerçekleşmesi için çalışır. Bu düşünce onu kamil manada kulluğu yapmayı engelleyen nedenleri araştırıp, bulup, bu noktada şerîatın ona ne yükümlülük yüklediğine karar vermeye, varılan sonucu tahkik ettirmek için hareket etmeye sürükler. Bu sonuç ise, dinin diğer dinler üzerine hakim olmasını gerekli kılar. Aksi takdirde Allah’ın hükmü yerine getirilmiş olmaz. Dinin diğer dinler üzerine hakim olmasının yolu ise Kur-an ve Sünnette belirlenmiştir.
Şer-i hükmün belirlediği yol ise kitlesel, siyasi bir hizip ile çalışmaktır. O hizbin, şeriata uygun bir metodu, hedefi ve o hizipte kişileri birbirlerine bağlayan fikri rabıta ve İslam kardeşliği olmalıdır. Bu hizip, toplumda var olan fikir ve fikrin tezahürü, sevgi ve nefret, nizamların değişmesi, nefislerde ve toplumda olan şeylerin değişmesi için var gücü ile çalışmalıdır.
Bilelim ki; ölüm bizim için bir kaledir ve her nefis ölümü tadacaktır. Ancak iman eden mü’minlerin iman esaslarından biri; öldükten sonra diriliş ve hesaba çekiliştir. Ahirette dünyada yaşadığımız müddet içerisinde iman ve şeriata uyup uymadığımız hakkında hesaba çekileceğiz. Muhakemenin sonu ceza veya mükafattır.
Mükafatı istiyorsak; ‘ya Hilafet ya Şahadet’ parolası ile yürüyelim. Bilelim ki; sebep ve sonuç Allah'ın yanındadır, yardım da Allah’ın yanındadır.
Eğer iman eder, dinin ve şeriatın hayata hakimiyeti için hareket edersek Allah’ın (cc) yardımı ulaşacak ve vaadi mutlaka bir gün gerçekleşecektir. Eğer bu uğurda şahadete ulaşırsak bu bizim için kurtuluştur. Bu kurtuluş ise, kul hakkı hariç Allah’ın üzerimizdeki kulluk hakkından kurtuluştur.
Haydi! Ey Müslüman!.. 100 yıldır yattığın uykundan uyan! 13 asır dünyaya nuru ve hidayeti götüren ümmetin çocukları gelin hayırda yarışalım, iyiliği emredip kötülüğü nehyedelim. Allah ve Rasulünün bize hayat verdiği şeye (Kur-an ve Sünnete) koşalım. Hilafeti en kısa zamanda nasbedelim. Allah (cc) şöyle buyuruyor:
Rabbinizin bağışına ve takvâ sahipleri için hazırlanmış olup genişliği gökler ve yer kadar olan cennete koşun!” (Ali İmran 133)

“Bunlar, Allah'ın (koyduğu) sınırlardır. Kim Allah'a ve Peygamberine itaat ederse Allah onu, zemininden ırmaklar akan cennetlere koyacaktır; orada devamlı kalıcıdırlar; işte büyük kurtuluş budur. Kim Allah'a ve Peygamberine karşı isyan eder ve sınırlarını aşarsa Allah onu, devamlı kalacağı bir ateşe sokar ve onun için alçaltıcı bir azap vardır.” (Nisa 13-14)
Bu ayetlerde dünya hayatının Ahiret ile bağlantısı ortaya konuyor.

c-) Dünya hayatının kıymeti: Daha önce de değindiğimiz gibi, dünya hayatı başlangıcı ve sonu belli olan, içerisinde insanların, hayvanların ve daha başka canlı cansız birçok varlığın bulunduğu bir hayattır. Bu dünya hayatında var olan her yaratık Alemlerin Rabbi olan Allah (cc) tarafından kendileri için tayin edilen sınırlar çerçevesinde hareket etmekle sorumludurlar. Her birinin belirlenmiş bir yaratılış gayesi ve amacı vardır. Bu konuya işareten Alemlerin Rabbi olan Allah (cc) bize şöyle seslenmektedir:

"Size yeryüzünü boyun eğdiren O'dur. O halde yerin sırtlarında yürüyün. O'nun rızkından yiyin, nihayet dönüş O'nadır." (Mülk 15)

"Görmedin mi ki göklerde ve yerde bulunanlar, saf saf uçan kuşlar Allah'ı tesbih etmektedirler. Her biri kendi duasını tesbihini bilir. Allah, onların yaptıklarını bilendir." (Nur 41)

Ayetlere baktığımızda, konu ile ilgili olarak insanların ve cinlerin dışında kainatta bulunan tüm varlıkların yaratılış amaçlarına uygun olarak hareket ettiklerini görürüz. Hayvanlar, diğer canlı-cansız varlıklar, hem Allah'ı tesbih ederler hem de Mülk suresi 15. ayette belirtildiği üzere insanların hizmetine hazır halde bulunurlar. Kesinlikle bunun tersine hareket etmezler. Ancak insanların kainatta var olan eşyalardan yararlanabilmeleri için Allah (cc) tarafından her bir madde ve eşya ile ilgili özellikleri keşfetmeleri ve buna uygun olarak hareket etmeleri gereklidir. İnsanlar bu özellikleri keşfettikleri zaman bu eşyalar Sünnetullaha aykırı tavır takınmazlar. Çünkü, onların yaratılış gayeleri içerisinde hem Allah'ın kendilerine öğrettiği şekilde Onu tesbih etmek, hem de yaratılış özellikleri çerçevesinde insanlara hizmet etmek yer almaktadır. Kainatta var olan cansız varlıkların birtakım sorumluluk taşımakla karşı karşıya kaldıklarının bir başka delili de Allah (cc)'ın şu sözüdür:

"Gerçekte biz emaneti göklere, yeryüzüne ve dağlara sundukta onlar bunu yüklenmekten çekindiler ve korkup titrediler. Onu insan yüklendi. Doğrusu insan pek zalim ve pek cahil oldu." (Ahzap 72)

Kainatta var olan mahluklar içerisinde insanların ve cinlerin dışında kalanların yaratılış gayeleri ve sorumlulukları ile ilgili durum budur. İnsanların ve cinlerin yaratılış gayeleri ise ayette şöyle belirtilmektedir:

"İnsanları ve cinleri ancak bana kulluk etmeleri için yarattım." (Zariyat 56)

Ancak, cinler meselesi konumuzla alakalı olmadığı için onlarla ilgili durumu burada ele almaya gerek duymuyoruz. İnsan olmamız hasebiyle bizim asıl konumuz insan dairesi çerçevesindedir. Dolayısıyla ciddi bir şekilde ele alınması ve hakkında çözümler ortaya konulması gereken varlık da insandır. Zira cinlerin nasıl bir varlık olduklarını ve detaylıca özelliklerini bilmediğimiz için onlar hakkında birtakım değerlendirmelerde bulunmamız kesinlikle doğru olmaz. İnsanların ve cinlerin dışında kalan diğer canlı ve cansız varlıklarla ilgili çok kısa ve net olarak söylenebilecekleri ise yukarıda belirtmiştik. Öyleyse dünya hayatının değeri ve hayat tasviri konusunu insanla ilgili boyutuyla ele almak gerekmektedir.
Zariyat suresi 56. ayette de belirtildiği üzere insanların yaratılış gayeleri; insanı, hayatı ve kainatı yaratmış olan Yüce Yaratıcı'ya hakkıyla kullukta bulunmaktır. İnsanların bu kulluk görevlerini layıkıyla yerine getirebilmeleri için ise yine, Alemlerin Rabbi'nden gelen emir ve yasaklara kulak vermeleri mutlak surette gereklidir. Ne yazıktır ki, Osmanlı Hilâfet Devleti'nin yıkılmasının ardından İslâm'ın pratik olarak tüm insanların hayatından silinmesiyle birlikte Müslümanlar pusulalarını şaşırdılar ve kendilerine kendi dinlerinden olmayan kimseleri rehber edinmeye başladılar. Sahip oldukları İslâmi düşünceleri yanlış, küfür fikirlerini ise doğru fikirler olarak algılamaya başladılar. İslâm'ın kesin nassıyla bilinen apaçık ve net hükümlerini bırakarak küfür fikirlerine uymaya başladılar. Kendileri uyduğu gibi hükümleri de küfür düşüncelerine uydurmaya çalışmaktadırlar. Delaleti ve sübûtu kati naslarla her türlüsünün haram kılındığı faize cevaz verdiler. Hayata bakış açılarını ve hayat tasvirlerini İslâm'ın istediği şeklin dışında (batı düşüncesi çerçevesinde) demokratik normlara göre değerlendirdiler. Hayatlarında yapacakları işlerin doğruluğunu veya yanlışlığını şer'i hükümlere göre belirlemek yerine batı düşüncesinde olduğu gibi akla göre, fayda veya zarar kavramlarına göre belirlemeye başladılar. Allah'ın kalplerine yerleştirmiş olduğu imanın gücüne ve üstünlüğüne güvenmek yerine makama, mevkie, zenginliğe güvenmeye ve değer vermeye başladılar. Güçlü-kuvvetli olabilmek, bu türden unsurları elde etmek için uğraşırken yaptıkları işlerin şer'i hükümlere uygunluğunu veya uygunsuzluğunu kesinlikle hesaba katmadılar. Böyle bir şeye gereksinim duydukları zaman ise; ya karşılaştıkları şer'i hükümleri akıllarına göre yorumlama, ya da şer'i usûllere uygun olmayan çıkarımları kullanarak getirdikleri delillerle ispatlama yoluna gittiler.
Rasulullah (sav)'in Medine'ye hicret etmesiyle başlayıp Osmanlı Hilâfet Devleti'nin yıkılmasına kadar 13 asır boyunca yeryüzünde hakim olan İslâm devletinin ve İslâm hükümlerinin, hayatın her alanından uzaklaştırılmasının ardından Müslümanların karşı karşıya kaldıkları sıkıntıların, problemlerin ve hatalı davranışlarının nedenlerini ve çözüm yollarını ortaya koyma ayrı bir çalışmayı beraberinde getireceği için biz burada konuyu daha fazla uzatmak istemiyoruz.

Dünya hayatının değeri ve hayat tasviri

Allah’ın (cc) Rasulü şöyle buyurmaktadır"Ümmetler ve milletler (din mensupları) birbirlerini sofraya davet ettikleri gibi birbirlerini sizin üzerinize davet edecekler ve üzerinize üşüşecekler." Bu sözü duyanlardan birisi: -Bizim azlığımızdan mı? -"Hayır! Aksine siz o gün çok olacaksınız. Fakat sizin çokluğunuz tıpkı selin önüne katıp sürüklediği çer çöp gibi olacaktır. Allah düşmanlarınızın kalbinden size karşı duydukları korkuyu kaldıracak ve sizin kalbinize vehn bırakacak." Yine bu sözü duyanlardan birisi: -Ya Rasulallah! Vehn nedir? "Ölüme karşı isteksizlik ve dünya sevgisi." dir.
Bu hadiste Rasulullah (sav), 14 asır önce yaptığı bir tasvirle adeta günümüz Müslümanlarının durumunu ortaya koymaktadır. Hadisin sonunda yer alan “Ölüme karşı isteksizlik ve dünya sevgisi” ifadeleri gerçekten bugün karşı karşıya kaldığımız sorunlardan birisidir. Günümüzün Müslümanları olarak bizler dünya hayatına ne kadar değer verip-vermememiz gerektiği hususunda şaşkın bir hale geldik. Müslümanlar sahip oldukları inançlarından kaynaklanan düşüncelerden vazgeçip batı fikirlerini benimsemekle dünya hayatına bakışları değişti.
Kafirler nezdinde dünya hayatı; Allah'a ve Resulüne inanmayan, Allah'ın dinini tek din olarak kabul etmeyen kişilerin yaşamında, nimetlerinden sınırsız bir şekilde, en üst düzeyde faydalanılması gereken bir yer olarak algılanmaktadır. Çünkü, kafirlerin bir kısmı ahiret hayatına kesinlikle inanmamakta ve ahiret inançları şeklî olmaktan öteye geçmemektedir. Onlar için yaşanabilecek tek hayat bu dünya hayatıdır. Onların ahiretteki nasipleri ise ancak cehennemdir.
Evet, gerçekten bu dünya hayatı kafirlere süslü gösterilmiş bir hayattır. Onların bu hayata sahip çıkmaktan başka yapabilecekleri bir şey yoktur. Çünkü onlar ahirette hüsran içerisinde olacaklardır. Müslüman ise, kafirler veya müşrikler gibi değildir. Müslümanlar için ahirette içinde ebedi kalmak üzere hazırlanmış cennet vardır. Dolayısıyla Müslüman'ın dünya hayatına bakışı da kafirlerin bakışından farklı olmalıdır. Müslüman'ın gözünde dünya hayatı, ne pahasına olursa olsun her şeyiyle kaçırılmaması gereken bir hayat değil bir imtihan dünyası olarak değerlendirilmelidir. Çünkü insanların tamamı bu dünyaya imtihan için gelmişlerdir. Bu konuyla ilgili bir ayette şöyle buyurulmaktadır:

"Hanginizin daha iyi iş (salih amel) işleyeceğini imtihan etmek için ölümü ve hayatı yaratan O'dur." (Mülk 2)

Tüm insanlar, özellikle de Müslümanlar bu dünya hayatında imtihan için bulunduklarının bilincinde olmalıdırlar ve dünya hayatına da ona göre değer vermelidirler. Müslüman'ın gayesi her ne olursa olsun dünyayı kazanmak değil ahireti kazanmak, Allah'ın rızasını elde etmek olmalıdır. Dünya hayatı yalnızca ahireti kazanmak için hazırlanmış bir tarla konumundadır.
Allah'ın kitabında kendilerinden övgü ile bahsettiği, razı olduğunu bildirdiği Sahabelerin hayatlarına bir bakalım. Acaba onların yaşadıkları dönemin "asrı saadet" olarak isimlendirilmesinin nedeni sahip oldukları dünya zenginliklerinden mi yoksa bundan çok daha değerli şeylere sahip olmalarından mı kaynaklanıyordu?.. Aişe (r.anha)'den gelen bir rivayete göre şöyle demektedir: "Üzerinden üç hilal geçerdi de Allah Resülu’nün evlerinde ateş yanmazdı."Yani iki ay üst üste Rasulullah (sav)'in evlerinde sıcak yemek pişmezdi. Sahabelerden bir çoğu yiyecek bulamadıkları için günlerce aç gezerlerdi, günlerini oruçla geçirirlerdi. Suheyb er-Rumi (ra) Mekke'den Medine'ye hicret ederken yolunu kesip Mekke'de kaldığı süre içerisinde sahip olduğu mal varlığını almak isteyen müşriklere, Medine'ye hicretine engel olmamaları koşuluyla malının tamamını bırakmıştır. Medine'ye geldiğinde ise Resülullah (sav): "Suheyb kazandı. Suheyb kazandı"diyerek yaptığı işi tasvip etmiştir. Ebu Bekir (ra) Mekke'de iken sahip olduğu 40.000 ukiyelik mal varlığının 34.000 ukiyelik kısmını Allah için harcamış, Müslüman köleleri alıp âzad etmiştir. Müslüman olmadan önce yaptığı ticari seyahatlerin hepsini iptal ederek yalnızca Mekke içerisinde ticaret yapmakla yetinmiştir. Tebük savaşına gidecek ordunun hazırlanması için Resülullah (sav), Müslümanların tasaddukta bulunmalarını istediğinde malının tamamını getirmesi üzerine Ömer (ra), ‘bu sefer de Ebu Bekir'i geçemedim’ diyerek kendi kendine hayıflanmış ve Resülullah (sav)'a: Ya Resülullah Ebu Bekir evinde çocuklarına hiçbir şey bırakmadı, dediğinde Ebu Bekir (ra) şöyle cevap vermiştir:

- Getirdiklerimden daha hayırlısını bıraktım.

- Ne bıraktın?
- Allah ve Resülünü bıraktım.
Ömer (ra)'in Hilâfeti zamanında yapılan fetihler sonucunda İslâm Devleti’ne bol miktarda ganimet gelmeye başlamıştı. Ömer (ra) bir yandan önünde yığılı olarak durmakta olan altınlara bakıyor bir yandan da hüngür hüngür ağlayarak şöyle diyordu: "Allah biliyor ya, bunu peygamberinden ve Ebu Bekir'den sakındırdı da bana verdi. Bununla hayır mı yoksa şer mi diledi?" Yani Ömer (ra) önünde yığılı bir halde bulunan altınlara sevineceği yerde bunun kendisi için bir imtihan olduğunu düşünerek, imtihanı kaybetmekten korkuyordu. Gerçekten de Sahabeler (r.ahm) dünya hayatına gerektiğinden fazla önem vermiyorlardı. Onların dünyaya bakışlarının temel esaslarını Allah'ın şu ayetleri oluşturuyordu:

“İşte onlar, ahirete karşılık dünya hayatını satın alan kimselerdir. Bu yüzden ne azapları hafifletilecek ne de kendilerine yardım edilecektir.” (Bakara 86)

“Kafir olanlar için dünya hayatı câzip kılındı. (Bu yüzden) onlar, iman edenler ile alay ederler. Oysa ki, (iman edip) inkardan sakınanlar kıyamet gününde onların üstündedir. Allah dilediğine hesapsız lütufta bulunur." (Bakara 212)
“Her canlı ölümü tadacaktır. Ve ancak kıyamet günü yaptıklarınızın karşılığı size tastamam verilecektir. Kim cehennemden uzaklaştırılıp cennete konursa o, gerçekten kurtuluşa ermiştir. Bu dünya hayatı ise aldatma metâından başka bir şey değildir.” (Ali imran 185
“Dünya hayatı bir oyun ve eğlenceden başka bir şey değildir. Müttakî olanlar için ahiret yurdu muhakkak ki daha hayırlıdır. Hâlâ akıl erdiremiyor musunuz? ” (En'am 32)
“ (Ey Muhammed!) Onların malları ve çocukları seni imrendirmesin. Çünkü Allah bunlarla, ancak dünya hayatında onların azaplarını çoğaltmayı ve onların kafir olarak canlarının çıkmasını istiyor.” (Tevbe 55)
“Allah dilediğine rızkını bollaştırır da daraltır da. Onlar dünya hayatıyla şımardılar. Oysa ahiretin yanında dünya hayatı, geçici bir faydadan başka bir şey değildir.” (Rad 26)
“Kim ahiret kazancını istiyorsa, onun kazancını arttırırız. Kim de dünya kârını istiyorsa ona da dünyadan bir şeyler veririz. Fakat onun ahirette bir nasibi olmaz.” (Şura 20)
“Size verilen şey, yalnızca dünya hayatının geçimliğidir. Allah'ın yanında bulunanlar ise daha iyi ve daha süreklidir. Bu mükâfat iman edenler ve Rablerine dayanıp güvenenler içindir.” (Şura 36)
“Fakat siz (ey insanlar!) Ahiret daha hayırlı ve daha devamlı olduğu halde dünya hayatını tercih ediyorsunuz.” (Ala 16-17)

Evet, Sahabe-i kiramı ve dünya hayatına bakışlarını bir kısmını yazdığımız bu ayetler şekillendiriyordu. Onların gayeleri dünyayı, dünyanın geçici nimetlerini kazanmak değil Alemlerin Rabbi olan Allah'ın rızasını kazanmaktı. Temel düşünceleri bu nokta üzerinde yoğunlaşıyordu. Ahiret yurdunu kazanabilmek için sahip oldukları dünya varlıklarının tamamını feda etmeye her zaman için hazır kimselerdi. Çünkü onlar Resülullah (sav)'in şu sözlerini kendilerine şiar edinmişlerdi:
Ebu Hureyre (ra)'den“Resülullah (sav) şöyle dedi: "Allah (cc) buyuruyor ki: Salih kullarım için gözlerin görmediği, kulakların işitmediği ve herhangi bir insanın hatırından dahi geçmeyen (nimetler) hazırladım. Dilerseniz şu ayeti okuyunuz: [Yaptıklarına karşılık olarak, onlar için ne mutluluklar saklandığını hiç kimse bilemez.] Cennette bir atlının gölgesinde yüz yıl boyunca gideceği ancak yine de aşamayacağı büyüklükte bir ağaç vardır. Dilerseniz şu ayeti okuyunuz: [Uzamış gölgeler] Sizin cennetteki bir kamçı kadar yeriniz, dünyadan ve dünyadakilerden daha hayırlıdır." Dilerseniz şu ayeti okuyunuz: [Kim cehennemden uzaklaştırılıp cennete konursa o, gerçekten kurtuluşa ermiştir. Bu dünya hayatı ise aldatma metâından başka bir şey değildir.] (Tirmizi,K. Tefsiri'l Kur-an, 3214; [Secde 17, Vakıa 30, Ali imran 185])

"Allah'a and olsun ki ahirete göre dünyanın durumu; birinizin denize parmağını daldırması gibidir. Baksın bakalım parmağı ona denizden ne getiriyor.” (Ahmet b. Hanbel, Müs. Şamiyyin, 17326)

Aişe (r.anha)'den gelen bir rivayette Resülullah (sav) şöyle buyurmaktadır: "Dünya; yurdu olmayanın yurdu, malı olmayanın malıdır. Aklı olmayan kimse dünya için biriktirir." (Ahmet b. Hanbel, Baki Müs. Ensar, 23283)
Ebu Musa el-Eşari'den Resülullah (sav) şöyle buyurdu:

“Kim dünyasını severse ahiretine zarar verir. Kim de ahiretini severse dünyasına zarar verir. Baki kalanı (ahireti) yok olana tercih ediniz." (Ahmet b. Hanbel, Müs. Kufiyyin, 18866)

“Kimin derdi dünya olursa Allah onun işini aleyhine darmadağın eder, fakirliği alnına yazar. Dünyadan eline geçen miktar da kendisinde yazılandan fazla olmaz. Kimin de niyeti (tek derdi) ahiret olursa, Allah onun işlerini toplar ve zenginliği kalbine koyar, dünya nimetleri ona koşarak (kendiliğinden) gelir.” (İbni Mace, K. Zühd,4095)
Sahabeler, Resülullah (sav)'in dünya hayatına asla değer vermediğini, Allah'ın rızası uğrunda her türlü sıkıntıya katlanmaya hazır olduğunu, dünyanın her türlü nimetlerini elinin tersi ile ittiğini gösteren şu ifadelerini görüyorlar ve aynen onun peşinden gidiyorlardı:
Mekke'de müşriklere karşı mücadelesini yürütürken, davasından vazgeçmesini, putlarına, Mekke'nin liderlerine, yöneticilerine, sosyal hayatlarına ve ticari ilişkilerine çatmamasına karşılık kendisini başlarına lider yapacakları, Mekke'nin en güzel kızı ile evlendirecekleri veya istediği kadar para verecekleri teklifini amcası aracılığı ile gönderdiklerinde amcasına şöyle diyordu:

"Allah'a yemin olsun ki ey amcacığım. Bu işten vazgeçmem için onlar bir elime ayı bir elime de güneşi verseler ben yine bu davadan vazgeçmem. Bu baş bu vücuttan ayrılıncaya ya da bu din hakim oluncaya kadar mücadelemi sürdüreceğim."

Amcası Ebu Talib'in ve eşi Hatice (r.anha)'nin vefatından sonra davet amacıyla gittiği Taif'te ve dönüşünde karşılaştığı kötü muamele karşısında ellerini kaldırarak şöyle diyordu:

"Allah'ım! Gücümün azlığını, çaresizliğimi ve insanların bana yaptıklarını, beni hakir görmelerini yalnızca sana şikayet ediyorum. Ey merhametlilerin en merhametlisi. Sen güçsüzlerin, hor ve hakir görülenlerin Rabb’isin. Benim de Rabbimsin. Beni kime bırakıyorsun? Kötü sözlü, kötü yüzlü uzak kimselere mi? Yoksa işlerimi eline bıraktığın bir düşmana mı? Eğer bana karşı öfkeli değilsen ben bunların hiç birisine aldırmam. Senin af ve merhametin bana bunları da göstermeyecek kadar geniştir. Senin gazabına uğramaktan, ilahi rızandan uzak kalmaktan sana, senin o karanlıkları aydınlatan dünya ve ahiret işlerini yoluna koyan ilahi nuruna sığınırım. Allah'ım! Sen hoşnut oluncaya kadar affını dilerim. Allah'ım kuvvet ve kudret ancak senin elindedir."

Rasulullah (sav), Taiflilerden gördüğü bunca hakarete, dönüş yolunda taşa tutulmasına rağmen Allah'ı razı etmekten başka hiçbir şeyi hedeflemiyordu. Mekke müşriklerinin kendisine teklif ettikleri dünyalıklara hiçbir şekilde tenezzül etmiyordu. Allah (cc)'ın rızasını kazandıracak olan Allah'ın dinini yeryüzüne hakim kılma görevini yerine getirmekten başka hiçbir şeyi kendisine dert edinmiyordu. Onun ne dünyada ne de dünya malında gözü yoktu. Ruhunu Allah'a teslim etmesinden kısa bir süre önce söylediği şu ifadelerle, dünyaya bakışını net olarak ortaya koyarak ashabına ve onlardan sonra kıyamete kadar gelecek tüm İslâm ümmetine en güzel bir örnek olma özelliğini koruyordu.
Abdullah b. Amr, Resülullah (sav)'in kölesi Ebu Müveyhibe'den rivayet ediyor: “Bir gece yarısı Resülullah (sav) beni uyandırdı ve bana şöyle dedi: "Ey Eba Müveyhibe! Ben, Baki kabristandakilere mağfirette bulunmakla emrolundum, haydi birlikte gidelim.” Ben de onunla birlikte yola çıktım. Oraya vardığımızda onların aralarında durarak şöyle seslendi: “Allah'ın selamı üzerinize olsun ey kabir halkı sizin şu andaki haliniz insanların içerisinde bulundukları halden daha iyidir. Allah’ın sizi kurtardığı şeyleri (tehlikeleri) ah bir bilseniz. Sonra gelen öncekinden daha kötü olan karanlık geceler gibi peş peşe gelen fitneler olacaktır.” Sonra bana yöneldi ve şöyle dedi: “Ey Eba Müveyhibe! Bana, dünya hazinelerinin anahtarları ve dünyada sonsuza kadar kalmak ve cennet vadedildi. Bunlarla, Rabbime ve cennete kavuşma tercihlerinden birisini seçmek arasında serbest bırakıldım.” Dedim ki:

-Anam, babam sana feda olsun. Keşke dünya hazinelerinin anahtarlarını, içinde sonsuza kadar kalmayı sonra da cenneti tercih etseydin.

-“Allah’a yemin olsun ki hayır, ey Eba Müveyhibe. Ben Allah Azze ve Celle’ye kavuşmayı ve cenneti seçtim.” Sonra Baki kabristanda bulunanlara istiğfarda bulundu, oradan da evine gitti.” (Ahmet b. Hanbel, Müs. Mekkiyyin, 15425)
Yeryüzünde yaratılmışların en şereflisi, Allah nezdinde insanların en değerlisi, peygamberlerin sonuncusu, tüm insanlara uyarıcı ve müjdeci olarak gönderilen, rahmet Peygamberi Rasul Muhammed (sav); dünyada sonsuza kadar kalma, dünya hazinelerinin anahtarlarına sahip olma teklifini elinin tersi ile iterek, ebedi olanı, bunlardan çok daha değerli olanı, Alemlerin Rabbine kavuşmayı tercih etmiştir.
Kerim Resülun yolundan giden Sahabe de aynı şekilde dünyayı değil ahireti kazanmayı kendilerine düstûr edinmişlerdir. Allah'ın rızasını kazanmak, dinini dünyanın en ücra köşelerine taşımak için cepheden cepheye koşmuşlardır. Dünyanın peşinden koşmamışlar dünyayı peşlerinden koşturmuşlardır. Allah'a, Resülüne, dinine ve Müslümanlara düşmanlık edenlerden korkmamışlar, aksine onların kalplerine korku salmışlardır. Allah'ın dinini hakim kılmak için Cebelitarık Boğazını geçerek İspanya kıyılarına varmasının ardından tüm gemileri yaktıran Tarık b. Ziyad askerlerine şöyle sesleniyordu:

-İşte arkanızda koskoca ordu gibi bir derya, önünüzde de derya gibi bir ordu bulunmaktadır. Ya Allah yolunda, önünüzdeki derya gibi ordu ile karşılaşır öldürülüp şehadet şerbetini içer veya Allah tarafından zafere eriştirilirsiniz ya da geri dönmeyi arzular arkanızdaki derya ile boğuşursunuz. Tercih sizindir.

Bu konuşmanın ardından Tarık b. Ziyad komutasındaki İslâm ordusu iki saat içerisinde Tulaytıla'nın sarayına girerek tüm hazineleri ganimet olarak ele geçiriyor ve Tarık b. Ziyad ayağını Tulaytıla'nın hazinelerine basarak şöyle diyordu:

Ey Tarık! Bir zamanlar para ile alınıp satılabilen bir köle idin, şu anda ise Tulaytıla'nın hazineleri ayaklarının altında durmaktadır.

Evet, Tarık b. Ziyad İspanya'yı dünya malına sahip olmak, batı dünyasında olduğu gibi sömürgecilik için feth etmemişti. Tarık b. Ziyad ve onun dışındaki tüm İslâm komutanları, sultanları ancak Allah'ın dinini dünyaya taşımak, hakim kılmak için cihad etmişlerdir. Dünyanın peşinde koşmadan dünyayı kendi peşlerinden koşturmuşlardır. Allah'ın rızasını taleb için çalışırlarken aynı zamanda Allah (cc), dünyanın tüm nimetlerini onların ayakları altına sermiştir.
Halid b. Velid'ler, Tarık b. Ziyad'lar, Selahaddin Eyyubi'ler, Halife Mutasım'lar, Fatihler, Yavuzlar ve daha nice kahraman ve cesur İslâm komutanları Allah'tan başka hiç kimseden korkmadan, yalnızca Allah'ın dinini tüm dünyaya hakim kılmayı ve Allah yolunda şehit olmayı arzulayarak hareket etmişlerdir. Onların kalplerinde günümüzün komutanlarında olduğu gibi dünya sevgisi değil, cennet özlemi vardı. Onlar İslâm düşmanlarından değil İslâm düşmanları onlardan korkuyorlardı. Ölümden kaçmıyorlar, koşarak, seve seve ölüme gidiyorlardı. Çünkü onlar bu dünyayı değil cenneti istiyorlardı. Onların hayata bakış açılarını; fayda-zarar, iyi kötü veya çıkarcılık değil, Allah ve Resülü'nden gelen şer'i hükümler, helaller ve haramlar şekillendiriyordu. Bunun için her şeye bakışları farklıydı. Başları dimdik, tok sesli, cesur, uyanık, dünya sınırlarını aşarak ahireti ve cenneti kuşatan bir ufka sahip ileri görüşlü kimselerdi.
Geçmişte olduğu gibi bugün de İslâm ümmeti içerisinden böylesi komutanları çıkartmaya elbette ki muktedirdir. Ümmet, öncekilerdeki üstün özelliklere sahip kişileri en yakın zamanda görmeyi arzulamaktadır. Başlarında; Allah’a, Rasulü’ne, İslâm’a ve Müslümanlara düşmanlık yapmayan, korkaklardan korkmayacak kahraman ve cesur komutanları, yöneticileri görmek istemektedirler. Haçlıların egemenliği altındaki Kudüs'ü fethetmeden rahat bir uyku uyuyamayan ve gülmeyen Selahaddin Eyyubi'leri arzulamaktadırlar. Resülün hadisinde belirttiği müjdeye nail olabilmek için gece gündüz İstanbul'u fethetme hazırlıklarını sürdüren ve planlar yapan Fatihleri beklemektedirler. Filistin'de, Suriye'de, Bosna'da, Azerbaycan'da, Özbekistan'da, Türkiye'de ve Kosova' da ve daha birçok bölgede; Müslüman kızlarımızın, annelerimizin ve kız kardeşlerimizin namuslarına, başörtülerine el uzatanlara haddini bildirecek Halife Mutasım gibi komutanların çıkmasının özlemini çekmektedirler. Allah (cc) şöyle buyurdu:

"Sizden öncekilerin başlarına gelenler sizin de başınıza gelmeden cennete gireceğinizi mi zannettiniz? Peygamberler ve onunla beraber bulunan müminler: Allah'ın yardımı ne zaman? diyecek kadar darlığa ve sıkıntıya uğramışlar ve sarsılmışlardı. İyi bilin ki Allah'ın yardımı şüphesiz yakındır." (Bakara 214)








Rabbimiz! Bizi ve çocuklarımızı namaz kılanlardan eyle. Rabbimiz! Dualarımızı kabul buyur.

1 Ocak 2017 Pazar

Tevhid nedir***Alim dedikleri...

Muvahhidler[1] -başta, kalıcı bir dünya barışı olmak üzere, insanın mutlu ve saygın yaşayabilmesi için muhtaç olduğu her şeyi ve gerekli ortamı sağlayacak- evrensel bir hayat rejiminin ancak tevhid temeli üzerinde kurulabileceğine inanmaktadırlar. Müslümanlar ise buna -kendi tarihlerinde- hiçbir zaman inanmamış, bundan sonra da -büyük ihtimalle- inanmamakta direneceklerdir.
***
Vurgulamak gerekir ki; -bu yüzden yakın gelecekte muhtemelen patlak verecek eylemleri ve yıkıcı sonuçlarını mümkün olduğunca önlemek bakımından- toplumun özellikle «aydın» diye nitelenen (?) kesimi, bu kavram hakkında –yeterli düzeyde- bilimsel donanıma kavuşmak zorundadır! Bu konuda olabilecek gecikmeler, şimdiden tahmin edilemeyecek sosyal patlamalara ve ağır yıkımlara yol açabilir.
****
Onun için, bugünün şartlarında tevhid muammasını Müslüman Türkiye halklarına açıklamaya kalkışmak, tahminlerin üzerinde çok büyük tehlikeleri davet edecektir. Çünkü böylesine cüretli bir girişim; dinini değiştirmesi için milyonlarca insana alenen çağrıda bulunmayı göze almak anlamına gelecektir!
***
Muvahhid alimlerin bir an önce el birliği ile bir konsey oluşturmaları şarttır.
Şu fikri açıp insanlığa servis etmek için.

Bu gün 2017 bilim ve teknolojinin açığa vurduğu şeyleri 1400 sene evvel Muhammed sas vahiy alarak bir çok şeyi ayet olarak açıklamıştır.
***
Zamanın akışı içinde kemikleşmiş olan bu zihniyeti kırmak ve Müslümanları İslam’la tanıştırmak pek kolay olmasa gerektir.
**
Bu davayı üstlenecek kişinin –her şeyden önce- iki niteliğe sahip olması şarttır: Bilgi ve cesaret.
****************

FERİT AYDIN:TÜRKİYE’DE TEVHİDÎ HAREKET VE SEYRİ

«Tevhid» kavramı, bugünün Türkiye’sinde eskiye göre daha sık kullanılmaktadır. «Tevhidî Hareket» ise -siyasal bir oluşumu çağrıştırdığı için- çok yönlü olarak tartışılmaktadır.

12 Mayıs 2017 Cuma 16:21
 «Tevhid» kavramı, bugünün Türkiye’sinde eskiye göre daha sık kullanılmaktadır. «Tevhidî Hareket» ise -siyasal bir oluşumu çağrıştırdığı için- çok yönlü olarak tartışılmaktadır.
Aslında «Tevhid» kavramı, -Türklerin «İslam’la tanıştıkları» tarihten bugüne kadar- ilk kez bu derece öne çıkmış bulunuyor. Bu nedenle toplumun, muhtemelen yüzde biri oranındaki bir kitle ancak günümüzde tevhid sözcüğünü duymuş olabilir. Bu ise şüphesiz çok ilginç ve önemli bir gelişmedir. Çünkü, İslam’la ta 700’lerin başında tanışmış olmalarına rağmen, o tarihten bugüne kadar (tevhid kavramı), Türk muhitlerinde sadece medrese duvarları arasında işlendi. Toplumun tabanı ise bu uzun süre içerisinde tevhid kelimesini çok nadir hallerde duydu. Bu sözcük, yüzyıllar boyu ancak camilerde ve «Kelime-i tevhid» cümlesi içinde telaffuz edildi.
Hatırlatmak gerekir ki –neredeyse bin yıldır gecikmiş bulunan- bu algı, İslam’ın Türkler arasında öteden beri «Müslümanlık» olarak yapılanmış olmasıyla ilişkilidir. Ancak yine önemle hatırlatmak gerekir ki İslam ve Müslümanlık çok ayrı şeylerdir. Bu gerçeğin ancak son yıllarda anlaşılması ve tartışmaya açılması ise bugüne kadar doğurmuş olduğu sonuçları hiçbir şekilde artık değiştirmeyecek ve değiştiremeyecektir.
Tevhidle ilgili olarak -Türkiye kültüründe- bundan sonra da hemen hemen değişmeyecek veya zor değişebilecek çok şey vardır. Bunların başında; Müslüman Türkiyelilerin tevhid kavramını -Kur’an ve Sünnet çerçevesinde- kolay kolay anlamak istemeyecekleri noktası gelmektedir. Nitekim Türkiye’deki tevhidî harekete karşı çeşitli şiddette ve farklı doğrultularda tepkiler beklenebilir.
Örneğin; Muvahhidler[1] -başta, kalıcı bir dünya barışı olmak üzere, insanın mutlu ve saygın yaşayabilmesi için muhtaç olduğu her şeyi ve gerekli ortamı sağlayacak- evrensel bir hayat rejiminin ancak tevhid temeli üzerinde kurulabileceğine inanmaktadırlar. Müslümanlar ise buna -kendi tarihlerinde- hiçbir zaman inanmamış, bundan sonra da -büyük ihtimalle- inanmamakta direneceklerdir.
Burada önemle vurgulanması gereken bir nokta vardır; İslam ile «Müslümanlık» kavramları arasındaki farkı mümkün olduğunca anlayabilmek için, bilhassa yukarıdaki satırlarda özetlenen: -Mü’min ile Müslüman kişi arasındaki- temel anlayış farkı üzerinde dikkatle yoğunlaşmak gerekir.     
Tevhid sözcüğüne gelince bu kavram, sadece «Allah vardır ve birdir» demekten ibaret değildir. Bununla birlikte, -eşi, benzeri, ortağı ve hiçbir eksiği bulunmayan, tapılmaya tek başına layık ve başına buyruk; kâinatın yegâne yaratıcısı ve yönlendiricisi olan- Allah’a ve Onun birliğine, -asla ortak koşmadan- içtenlikle inanmaktır. Vicdanda gerçekleşen bu köklü kabul ve doyum haline «İMAN» denir.
Bu anlamıyla tevhid; insanoğlunu -rüşt yaşından bile çok önce- meşgul edebilen ve ona ilk görevini hatırlatan evrensel bir inanç sisteminin hem sembolüdür, hem de kişinin, -ömrü boyunca sergilemek zorunda olduğu- en doğal ve en insancıl davranış biçimlerini belirleyen hayat rejiminin temel taşıdır.[2]
***
Türkiye toplumunun yakın geçmişte çözülme sürecine girerek karşıt kamplara bölünmesi, yaklaşık on yıl öncesine kadar –daha çok- etnikmistik ve ideolojik nedenlere bağlanabilirdi. Ancak -evrensel bir mahiyet taşıyan, bu yüzden inanç ve düşünceyi diyalektik boyutlarda etkilemeye başlayan- yeni bir konu daha -son yıllarda- bu nedenlere katılmış ve kendini topluma dayatmış bulunmaktadır ki buna «Tevhid problematiği» adını verebiliriz. Ne var ki Türkiye’de -azımsanmaması gereken-politeist-Müslüman kalabalığın[3]-ilk kez yüz yüze geldiği- bu sorunu -bilimsel bir kavrayış gücüyle- algılamaya hazır olduğunu söylemek gerçeği yansıtmayacaktır. Onun için bu konu, son yıllarda çözümsüz tartışmalara neden olmuş, hatta tehlikeli gelişmelere yol açacak bir mesele haline gelmiştir.
Vurgulamak gerekir ki; -bu yüzden yakın gelecekte muhtemelen patlak verecek eylemleri ve yıkıcı sonuçlarını mümkün olduğunca önlemek bakımından- toplumun özellikle «aydın» diye nitelenen (?) kesimi, bu kavram hakkında –yeterli düzeyde- bilimsel donanıma kavuşmak zorundadır! Bu konuda olabilecek gecikmeler, şimdiden tahmin edilemeyecek sosyal patlamalara ve ağır yıkımlara yol açabilir.
Bunun nedeni çok açıktır; her şeyden önce Türkiye’nin tarihi serüveni, jeopolitik konumu -şaibeli bir din anlayışı olan- Müslümanlık, ve «İslam Dünyası»’nın bu ülkeye bakış açısı hesaba katıldığında; şirk[4] krizi eğer bu coğrafyada meçhul ya da ehil olmayan eller tarafından yönetilmeye kalkışılacak olursa –ki bulgular bunu güçlendiriyor- meydana gelebilecek kaosun ve kanlı savaşların ülkeyi ve toplumu nereye sürükleyeceğini şimdiden tahmin etmek imkânsızdır. Onun için, -politeizmi kışkırtan odaklara ve düşüncelere karşı önlem almak amacıyla- şirk ve tevhid sorunlarının akademik forumlarda ele alınması, bu suretle sağlanacak bilgilerle ve çözüm önerileriyle siyasi ve askeri otoritelerin -gecikmeden- bilgilendirilmesi önem taşımaktadır. Bu konuda, özellikle siyasi partiler ve sivil toplum kuruluşları büyük sorumluluk taşımaktadırlar.
Bu ilgiyle vurgulamak gerekir ki; İslam’ın tebliğ ve davet ilkeleri gereğince aşağıda sunulacak özet, fakat çok önemli tanım ve açıklamalar, -mevcut inanç ve düşünce krizinin yönetilmesi ve gelecekte yaşanabilecek acıların nispeten önlenebilmesi için katkı sunmak gibi- önemli bir amaca hizmet etmektedir. Dolayısıyla bu bilgilere, -yalnızca siyasi yönetimler, kurum ve kuruluşlar değil-, aynı zamanda Türkiye’de yaşayan reşit her insan muhataptır. Keza, ülkemizin ve toplumumuzun (hatta bir buçuk milyar müslümanın da) esenliği açısından bu bilgilerle donanmak ve onları başkalarına devretmek gibi bir sorumluluk söz konusudur. İşte o bilgiler;
Önce tevhid kavramının tanımıyla başlayalım:
Tevhid, Arapça bir kelimedir. Sözlükte: birlemek, bir şeyin tek olduğunu söylemek demektir. Birleştirmek anlamında da kullanılır. Tevhide aykırı inancın adı şirktir.
Tevhid sözcüğü, İslam’da akaid ve kelam ilminin en önemli terimlerindendir. Bu ilim dalının eksenini oluşturmaktadır. Öyle ki akaid konusunda her ne konuşulsa ve tartışılsa, -mutlak surette- bu terimle doğrudan ilişkilidir. Onun bir ayrıntısıdır. Bu nedenle tevhidin terimsel anlamı üzerinde kısa da olsa biraz durmak gerekir.
Tevhid, (yukarıda kısaca değinildiği üzere): Yalnız başına ve kayıtsız şartsız, tapılmaya değer; -eşsiz, benzersiz, başlangıçsız, sonsuz, ortaksız, eksiksiz ve aşkın bir tek yaratıcı olarak- Allah’a ve O’nun birliğine: -Kur’an ve Sünnetin açıklamaları çerçevesinde- katıksız, şaibesiz ve içtenlikle inanmak ve bu inancı açıkça ifade etmektir. Tevhidin, hemen hemen en kısa ve açık tanımı budur. Ana çerçevesi bu özet tanımda ifadesini bulan tevhid inancı (Müslümanlığın dğil!), İslam dininin temel taşıdır.
İslam –semavi bir din olarak- böyle özgün bir inançsal temele dayanmaktadır. Onun için her şeyden önce bu özelliği ile bütün dinlerden ayrılmaktadır. Nitekim –Müslümanlık da dahil-, kuralları arasında tevhid inancına (yukarıdaki orijinal tanımıyla yer vermedikleri için) bütün dinler, İslam’dan kesin surette ayrılmaktadırlar. Bu nedenledir ki -maalesef asırlardır İslam’la karıştırılmakta olan- Müslümanlığın, temelde İslam’la hiçbir ilişkisi yoktur. Bu iki farklı dini anlayış birbirine karıştırıldığı için de yüzyıllardır Ortadoğu halkları arasında akıl almaz bir din ve düşünce anarşisi yaşanmış, bu ise son bin yıldır İslam vatanı üzerinde kanlı çatışmalara, isyanlara ve iç savaşlara neden olmuş, yıkıcı etkiler bırakmıştır. Bu kaos, halen devam etmektedir. Çünkü Müslümanlık, tevhid inancı üzerinde temellendirilmediği için bu dine bağlı mistik cemaatler (tarikatçılar), dindarlıkları farklı gruplar, etnik kitleler ve çeşitli ideolojilere angaje olmuş Müslüman kişiler ve kamplar arasında sürekli çatışmalar yaşanmaktadır.
Örneğin, Türkiye’deki Nakşibendi cemaatlerinin tümü, (İslam’ın değil, tam tersine) Müslümanlığın yorumlarından doğmuştur. Keza Türk, Kürt, Zaza, Arap, Laz, Çerkez, Gürcü ve Boşnak gibi farklı etnik kökenlerden gelen Türkiyelilerin –aynı şekilde- tamamı Müslümandır. Bu bir yana, Türkiyeli hemen bütün Sünni Hanifistlerin, Alevilerin, Kemalistlerin, sağcıların, hatta solcuların bile önemli bir kısmı –bazı münasebetlerle- Müslüman olduklarını ifade etmektedirler. Oysa bu çeşitli dinsel, mistik ve ideolojik kamplar arasında –düşünsel ve inançsal aidiyetleri bakımından tarife sığmaz- o kadar çok aykırılıklar ve çatışmalar vardır ki (bir şirk dini olan demokrasiden ve atalar dini olan Müslümanlıktan başka) hiçbir ortak bağları yoktur. Ancak bu iki din de onları hiçbir zaman birleştirememiştir. İslam’a bağlı Müslim-Mü’min azınlık arasında da elbette ki çeşitli uzlaşmazlıklar yaşanmaktadır. Ancak bu küçük (tevhidî) kitle içinde yer alanlar her türlü ihtilafa rağmen Kitap ve Sünnet’in hakemliğinde birbiriyle diyalog kurma imkanına her zaman sahiptirler. Oysa Müslümanlar arasında kolayca diyalog kurulamamaktadır. Çünkü Müslüman gruplar arasında ortak bir iman kurumu mevcut değildir. Bu nedenle İslam’ın bir vahdet (birlik) dini, Müslümanlığın ise uzlaşmazlık ve çatışma dini olarak birbirinden oldukça uzak iki farklı inançsal kurum olduklarını söylemek belgesel bir realitedir.
Bu tespit, bir muammaya burada dokunmamızı gerektirmektedir. O da şudur; Yüzyıllardır bu coğrafyada yaşayan kitleler tarafından İslam -bir hayat nizamı olarak- ilk defa tartışılmaktadır. Asırlardır Müslümanlığın gölgesinde kalan İslam, -teknolojinin sağladığı hız ve iletişim sayesinde- ancak çağımızda gündeme taşınabilmiştir. Bu ise kuşkusuz çok önemli bir hadisedir. Bu gerçeği dillendirmek, zorunlu olarak dikkatlerimizi bin yıl öncesine çevirecek, -bizi muhtemelen bir yığın sorunla karşı karşıya bırakırken- tabiatıyla çeşitli tepkilere de neden olacaktır. Ancak tevhid ilgisiyle İslam muammasından söz ederken şu tarihsel zincirleme gerçekleri de aynı zamanda hepimiz hatırlamak zorundayız;
Zerdüşizm’in derin etkisini –İslamî dönemde de- yaşayan İranlılar, -Araplar dışındaki- Ortadoğulu halkları 1500 yıldır köklü bir etki altında tutmaktadır; Orta Asya’dan koparak İran üzerinden Anadolu’ya akarken Türkler, -asırlarca kaldıkları- bu ülkede yerli halktan aldıkları Zerdüşist-Pers kültürünü eski dinsel kültürleriyle sentezlediler ve yönettikleri Müslüman-etnik azınlıkları da bu karma kültürle yönlendirmeye başladılar.
Hatırlamak zorunda olduğumuz çok önemli bir tarihi gerçek daha vardır ki o da şudur: Hem –hakim zümre olarak- Türkler, hem de yönettikleri Kürt, Arap ve diğer azınlıklar, yüzyıllar boyunca okuma-yazmaya önem vermedikleri için; üstelik -sırf Arap dil gramerini ezberletmeye dayalı ilkel medrese eğitim tarzının baskısı altında- Arapça’yı bir bilim ve iletişim dili olarak kullanamadıkları için İslam’ın temel kaynakları olan Kur’an ve Sünnetle -tarihin hiçbir döneminde- doğrudan yüzleşememişlerdir.
İşte bütün bu faktörler üzerinde –çok yönlü olarak- yoğunlaştığımız zaman görmüş oluruz ki: -biraz önce sıralanan nedenlerin ötesinde- Maveraünnehr’in fethedilmeye başladığı 707 yıllarından günümüze kadar, gerek İranlıların yönlendirmesiyle, gerek –mahiyetleri meçhul kalmış- birçok yer altı faaliyetleriyle, gerekse 1300 yıl boyunca kurulmuş olan yüzlerce tarikatın sağladığı katkılarla Müslümanlık, -İslam’a ve tevhide karşı güçlü bir kalkan niteliğinde- senkretik karakterini çağımıza kadar koruyabilmiştir. Nitekim Osmanlı bürokrasisi, Müslümanlığın bir gün İslam’a dönüşmesi ihtimaline karşı yüzyıllar boyu güçlü bir refleksle adeta alarm halinde bulunmuş, tarikatlara verdiği sürekli destekle bu tutumunu açık şekilde sergilemiştir. Tabiatıyla tarikatlar da yönetimi daima desteklemiş, böylece her iki taraf, karşılıklı yardımlaşmanın ürünlerini birlikte devşirmişlerdir. Bazı araştırmacıların iddiasına göre aslında «Osmanlı Devleti’ni tarih sahnesine çıkaran güç, tarikatlardır»[5] 
Onun için, bugünün şartlarında tevhid muammasını Müslüman Türkiye halklarına açıklamaya kalkışmak, tahminlerin üzerinde çok büyük tehlikeleri davet edecektir. Çünkü böylesine cüretli bir girişim; dinini değiştirmesi için milyonlarca insana alenen çağrıda bulunmayı göze almak anlamına gelecektir! Bu ilgiyle hemen hatırlatmak gerekir ki; «İslam Tarihi»’nde meydana gelmiş bu tür girişimler daima ağır tepkilerle karşılanmış ve çok sürmeden bastırılmıştır. «Kadızadeler Hadisesi» bunun çarpıcı bir örneğidir. İlginçtir ki peygamberlerin bile büyük bir kaygı ve ihtiyatla üstlendikleri bu ağır davaya günümüzde sahiplenmiş bazı kişiler; hiç çekinmeden ve hatta hiç bir tedbir almadan, üstelik İslam’ın tarihsel serüveni hakkında güçlü ve ayrıntılı bilgilerden de yoksun bulunan bazı kimseler, aniden ortalığa çıkıvermişlerdir. Doğrusu bu hamasi hamleler onlara yaramadığı gibi muvahhid azınlığın da güçlü şirk kampları tarafından linç edilmesine sebep olmuştur.
Günümüzün nevzuhur tevhid çağrıcıları esasen birçok gerçeğin farkında değildirler. Yalnızca samimi olmak, biraz okur-yazar olmak, hatta araştırmacı, akademisyen veya medreseli bir molla olmak, bu dava için yeterli değildir. Milyonlarca insanın bugün İslam’ı Müslümanlıkla karıştırıyor olmasının çok boyutlu bir arka planı vardır. Bu arka plan hakkında yeterli bilgilere sahip olmadan ve peygamberî metotla yola çıkılmadan cahilî bir topluma tevhid mesajlarını vermeye kalkışmak, bu davaya hizmet etmek şöyle dursun onu -bilinçsizce- baltalamak olur. Bu hizmet için her şeyden önce hastalığın teşhisi gerekmektedir. Türlü türlü cahiliye hastalıklarıyla yüzyıllardır vicdan felci yaşayan özürlü bir topluma evvela acımak gerekir. Sonra onun tarihine, sosyolojisine, diline, ananesine, dünyaya bakış açısına, eski dinlerinden neler taşıyıp getirdiğine bakmak gerekir. Bu konuda örneğin İbn Fadlan’ın seyahatnamesine biraz göz gezdirmek bile geçmişin, çeşitli kisveler içinde bugüne nasıl aktarıldığını görmek bakımından yararlı olur. Hem sonra bu topluma bin yıl önce İslam’ı kim ya da kimler anlattı? O günün davetçileri gerçekten İslam, Kitap ve Sünnet hakkında yeterli bilgilere sahip mi idiler? Bu davetçiler kimlerdir? Bunların adları, kimlikleri ve mesleki formasyonları hakkında açık ve ayrıntılı bilgiler var mı?.. Bu konuda güvenilir kaynaklara ve ayrıntılı bilgilere ulaşılmadan atılacak adımların çok yanıltıcı olacağı ve büyük yanlışlıklara, hatta tehlikelere ve yıkımlara yol açacağı çok muhtemeldir.   
  
Ciddiyetle hatırlatmak lâzımdır ki bir inanç sistemi olarak tevhid, çok nazik bir anlam taşıdığı gibi dünyadaki bütün inanç kurumlarından farklı olarak yerleştiği vicdana oldukça ağır sorumluluklar yükler. Dolayısıyla vicdanında böyle bir inancı taşıyan kişi ile muhatabı -eğer herhangi bir nedenle- birbirini anlamayacak olurlarsa aralarındaki ilişkiler çok talihsiz sonuçlar doğurabilir! Unutmamak gerekir ki toplumda bu temel inancın ne kadar önemli olduğunu bilen çok az insan vardır. Bunlara mü’min ve Müslim denir. Bunlar ehl-i tevhiddir; Allahın birliği inancına -katıksız, şaibesiz ve tavizsiz olarak bağlı- küçük bir zümredir.
Günümüzün Türkiye toplumu -ne yazık ki- bu gerçekten habersizdir. Oysa bu hayırlı azınlık halkımızın, -çok fahiş ve yoğun şekilde işlediği- şirk suçlarından arınmasını, bir an önce İslam’la tanışarak evrensel bir hayat nizamına kavuşmasını arzu etmekte ve bu büyük dava için çaba harcamaktadır. İlginçtir ki devleti yöneten elit zümreler -Tevhid inancına yabancı oldukları, üstelik bu ciddi konuda gerekli temel bilgilerden yoksun bulundukları için- ülkemizdeki mü’min azınlık hakkında önyargılıdırlar. Yaptırım gücüne sahip yargı ve güvenlik güçlerinin başında bulunan sorumlular -bu önyargıdan hareket ederek-, tevhidî topluluğu eğer anarşi ve terör örgütleriyle bilinçsizce bir tutar, ya da bilinçli olarak bu iki kesimi birbirine karıştırmaya kalkışacak olurlarsa büyük vebal altında kalacaklarını ve bunun çok ağır yıkımlara neden olabileceğini tahmin etmeleri elzemdir. 
Tevhid davetçilerinin de elbette dikkatli olmaları gerekir. Onların, muhataplarından çok daha sorumlu olduklarını bu ilgiyle vurgulamak lazımdır. Çünkü Muvahhid kişinin; (dini, felsefi, ahlaki, siyasi ve sosyolojik konularda çok birikimli, aydın, kültürlü, bilinçli, nezih, şiddetin her türlüsünden uzak, -aynı zamanda- yaşantısı ve davranışları bakımından örnek ve) yetkili bir şahsiyet olduğu varsayılır. Dolayısıyla böyle bir formasyona sahip bulunmayan ancak muvahhid olduğunu ileri süren her insanın başkalarını tevhide davet etmesi oldukça riskli bir davranış olur. Onun için İslam’ın temel değerlerine iman ve amel planında içtenlikle bağlı, ancak bilgisi sınırlı muvahhidlerin davet ve tebliğ konusunda görevi daima ehline havale etmeleri şarttır.
Son derece önemli olan bu rehberlik bilgileri, -ne yazık ki- Türkiye’de yazılan Akaid kitaplarında yer almadığı için, çok tanrılı Müslümanların İslam’a davet edilmesi ya da onların ıslahı için atılan adımlar sırasında büyük hatalar işlenmektedir. Bu hataların belki de en büyüğü; davetçi muvahhidin, her politeist-Müslümanı mü’min sanarak ona karşı ilgi duyuyor olmasıdır. Bu büyük bir yanlışlıktır. Halbuki eğer onu –daha başta- bir Yahudi, bir Hıristiyan, bir Yezidi veya bir Mecusi gibi görmeye çalışacak olsa –her şeyden önce- bu kişiyi muhatap alıp alamayacağı konusunda isabetli bir karar verebilir. Ne var ki günümüzde ortalıkta boy gösteren tevhid çağrıcıları bu ülkede işlenen küfür suçlarına karşı doğrudan kendilerini sorumlu tutuyor, bu yetmiyormuş gibi Müslümanları İslam’la ilişkilendirerek, -onları İslam Ümmetinin bir parçası sayarak-, kendilerine vazife çıkarmaktadırlar! Bu durum, tevhidi hareketin Türkiye’de çok yeni bir hadise olmasından ve Muvahhid davetçilerin -cihad usulü, çağrı metotları ve küfürle mücadele stratejileri konusunda- henüz gereken birikim ve deneyime sahip bulunmadıklarından kaynaklanmaktadır.
Her şeyden önce şu önemli nokta üzerinde yoğunlaşmak gerekir; kişi eğer –İslam’a aidiyetini kastederek- kendini «Müslüman» diye tanıtıyor, fakat -mü’min ya da Müslim olduğunu söylemek yerine- «Müslüman» olduğunu ifade ediyor, hatta Müslümanlığı İslam’la karıştırıyor, buna rağmen Kur’an ve Sünnetin bütünlüğüne inanıyor ise onu tekfir etmek -en azından- çok acele verilmiş bir karar olur. Evet hiç kuşkusuz, İslam’ın adı «tevqifî» bir mahiyet taşır; bu husus kesin bir kanundur. Çünkü ayet ile sabittir.[6] Dolayısıyla İslam’ı başka bir isimle değiştirmek imanın zevaline neden olur! Ancak, bilgisizlik sonucu eğer kişi bu hatayı işliyorsa onu -İslam’a davet etmeden önce- hikmetle kendisini aydınlatmak gerekir. Daha doğrusu; bu ve benzeri birçok tehlikeli şirk sembolleri hakkında toplumu bilgilendirmek için Muvahhid alimlerin bir an önce el birliği ile bir konsey oluşturmaları şarttır.
Unutulmamalıdır ki her dinin, hatta her özgün felsefe ve düşüncenin uğradığı bir son vardır; tahrife uğramak (yani çarpıtılmak) ve yozlaşmak.. Evrensel bir inanç sistemi, eşsiz bir yönetim ve yaşam nizamı olan İslam da böyle bir akıbete uğramış, (teoride değil), fakat uygulamada inanılmaz derecede çarpıtılmıştır. İslam’a ait değerlerden birçoğu alınarak başka dinlerin gelenek ve ibadet şekilleriyle birleştirilmiş, bu suretle tarikatlar, batıl mezhepler, hatta dinler kurulmuştur.[7] Bunu fark eden İslam alimleri her asırda seslerini yükselterek İslam’ın tahrip edilmesine karşı çıkmışlardır. Çağımızda da böyle bir hareket vardır. Bu uyanışa hayatlarını adamış olan günümüzün Muvahhidleri tevhidin aksi olan şirke karşı mücadele vermektedirler. Bu inanç ve ahlak felaketi hakkında toplumları aydınlatmaya çalışmaktadırlar. Ancak neredeyse 1500 yıllık «İslam Tarihi»’nin en az 1300 yılı boyunca uzun bir kopukluluk, -bir fetret dönemi- yaşanmıştır. Bu süre içinde peydahlanan (Mutezilîlik, Cehmilik, Haricilik, İrca, Şiilik, Müslümanlık, Tasavvuf ve Tarikatçılık gibi) sapkın düşünce akımları yüzünden kanlı savaşlar ve yıkımlar yaşanmış, İslam’a mensup olduklarını ileri süren toplumların bu dinle -gerçek anlamda- hemen hiçbir ilişkileri kalmamıştır. Bu manzara karşısında sorumluluk duyan mü’min bir azınlık çağımızda insanlığı İslam’la yeniden tanıştırmak gibi çok ağır bir sorumluluk üstlenmiş bulunmaktadırlar.
Tevhide davet için, toplumun önce bugünkü sosyolojik görüntüsüne bakarak hastalığın teşhisi için ilk adımların atılması zaruridir. Hatırdan asla çıkarmamak gerekir ki; dev gibi salatin camilerinin heybetli yapılarına, günde beş vakit minarelerden yükselen havalı ezan seslerine, kalabalık Cuma ve bayram namazlarına bakarak Türkiye’de İslam’ı Müslümanlıkla karıştırmak -Kur’an ve Sünnet’in insanlığa sunduğu tevhid mesajlarından habersiz- milyonlarca insan için son derece kolaydır. Bu tarihi gerçek, aslında yüzyıllardan beri yaşanmaktadır. Zamanın akışı içinde kemikleşmiş olan bu zihniyeti kırmak ve Müslümanları İslam’la tanıştırmak pek kolay olmasa gerektir. 
***
Tavhide Çağrının Önündeki Engeller ve Tehlikeler
İnsanları Allah’ın birliğine inandırmaya çalışmak çok zor ve tehlikelerle dolu bir iştir. Bunu anlayabilmek için peygamberlerin hayatını biraz araştırmak yeterlidir. Onların nasıl alaya alındıkları, ne büyük acılara ve işkencelere maruz kaldıkları, birçoğunun nasıl suikastlara uğradığı ve bazılarının nasıl şehit edildiği, insanlık tarihinin ibretlerle dolu olaylarının başında yer alır. Bu davayı üstlenecek kişinin –her şeyden önce- iki niteliğe sahip olması şarttır: Bilgi ve cesaret.
Dikkatler -her nedense- bu nokta üzerinde yoğunlaşmadığı için günümüzde birçok insan, yeterli bilgi donanımına sahip olmadan sırf hamasi duygularla bu davayı üstlenmeye kalkışmaktadır. Bu yüzden hem kendisi büyük tehlikelerle karşılaşmakta hem de muvahhid azınlığın yönetim ve toplum tarafından ezilmesine neden olmaktadır.
Unutulmamalıdır ki insanlara niçin yaratıldıklarını hatırlatmak kadar zor ve tehlikeli bir görev yoktur. Çünkü bu uyarıyı alan insanoğlu, çeşitli zaafları yüzünden kâinatın üzerindeki muazzam otorite karşısında küçülüp eridiğini sezer, buna dayanamaz. Onun için ilginç tepkiler gösterir; kimisi bu otoriteyi inkâr etmeye kalkışarak, kimisi de çeşitli bahanelere ve ilâhlara sığınarak dikkatini başka yönlere çevirir.
Bu ikinci türden tepki gösterenler arasında dindarların, özellikle tarikatçıların sergilediği tutum ve tavırlar sosyologları, psikologları ve psikiyatri uzmanlarını meşgul edecek nitelikler taşır. Nedeni şudur:
Bu konuda yapacağınız en nazik bir hatırlatma bile onları -temel haklarının başında gelen- özgürlük talebi noktasında ürkütebilir, onları tereddütlere sevk edebilir. Nitekim bir insana, özgür olması gerektiğini hatırlattığınız zaman o, -kendisine saygısızlık ettiğinizden- kuşkulanabilir. Bu olasılık çok yüksektir. Çünkü bu konudaki uyarınız veya tavsiyeleriniz onu üç engel arasında sıkıştırır; yasalargelenekler ve çıkar. O, bu üç engeli aşmayı göze alamadıkça tavsiyelerinize ve çağrılarınıza ciddiyetle itibar etmeyeceği gibi, tuzağa düşürülmekten veya kendisine saygısızlık ettiğinizden kuşkulanarak size karşı tavır da alabilir.
Bu varsayımlardan yola çıkarak önemle hatırlatmak gerekir ki; -Kur’an’daki tevhid çerçevesinde- Türkiye’de insanları Allah Tealâ’nın var ve bir olduğuna, inandırmaya davet eden kişi eğer temkinli ve tedbirli davranmaz olursa büyük sorunlarla karşılaşabilir. Çünkü bu toplumun büyük çoğunluğu, (Allah’ın varlığına ve birliğine inandığını, sözleriyle, ibadetleriyle ve dualarıyla sıkça ve coşkulu bir şekilde sergiliyor ise de) bu inanış biçimi Kur’an’daki tevhidle örtüşmemektedir! Toplumun büyük çoğunluğu -örneğin; anayasa koymak gibi- Allah Teala’ya mahsus bazı sıfatları O’ndan başkasına da vermektedir. Ezcümle; bugün Türkiye’de Tarikat şeyhinin, -Allah Teala’nın haşa! Yeryüzünde- vekili olduğuna inanan milyonlarca insan vardır.[8] Dolayısıyla, davetçi, dilediği kadar Akaid ve Kur’an ilimlerinde geniş bilgilere sahip bulunuyor olsun; aynı zamanda felsefe, tasavvuf, sosyoloji, dinler ve mezhepler tarihi, siyaset bilimi ve toplum psikolojisi konularında eğer uzmanlık bilgilerine sahip değilse; üstelik bu alanların muvahhid uzmanlarından destek almıyor veya alamıyorsa; istişare yapmıyorsa; bununla birlikte çağı okuyabilecek geniş bilgi ve kültür birikimine sahip değilse; -büyük ihtimalle- üstlendiği görevin altında ezilir; aynı zamanda muvahhid azınlığı tehlikelerin içine bilinçsizce sürükleyebilir.
Tevhid davetçisi, karşısına çıkabilecek engellerin neler olduğunu önceden tespit etmek ve ona göre hazırlanmak zorundadır. Allah’a büyük bir coşku içinde ibadet ederlerken insanların neden aynı zamanda O’na ortak koştuklarını anlamak davetçinin ilk görevidir. Örneğin namaz kılan, oruç tutan, hacca giden ve zekât veren tarikatçı bir Müslümanın nasıl olur da aynı zamanda mezarlara, türbelere, «evliyalar»a ve tarikat şeyhlerine taptığını anlamak gerekir. Aynı şekilde namaz kılan, oruç tutan, hacca giden ve zekât veren Kemalist bir Müslümanın, bütün bu ibadetleri –sözde- Allah’a kul olarak yerine getirirken aynı zamanda Mustafa Kemal’i (bir kahraman ve lider olmanın çok ötesinde), nasıl olur da Allah’a ortak koştuğunu iyice araştırmak lâzımdır. Bu çözümsüzlüğün en ilginç yanı; -örnekte görüldüğü üzere- ne tarikatçının, ne de Kemalist’in, kendini müşrik saymadıkları, -tam tersine- birer mü’min olduklarına inanmış olmalarıdır. Bu hastalıklı ruhun yaygın olduğu bir toplumda insanları Allah’ın varlığına ve birliğine inanmaya çağırmak şöyle dursun, Allah’ın varlığına ve birliğine inanmış bir insan olarak yaşayabilmek bile bir mucize gibidir.
Nitekim yakın geçmişte; Türkiye’nin göbeğinde putlara tapınan birlerce insana büyük bir cesaretle; «Allah’tan başkasına tapmamaları» çağrısında bulunan bir mü’min linç edildi, ağır işkencelere maruz kaldı ve –muhtemelen vücuduna zerk edilen bir maddenin etkisiyle- akli dengesini yitirdi! İlginçtir ki yüksek statüye sahip bir «devlet adamı» bu mü’min kişiyi «meczup» diye niteleyerek suçladı. Bu şahıs, bizzat kendisinin ruhsal bir girdap içinde olduğunun -muhtemelen- farkında değildi. 
Keza; devlet adamlarının ve büyük kalabalıkların, zaman zaman Mustafa Kemal’in mezarına akın ettiklerini görürsünüz; yaşadığımız şu uzay çağında, insanın aklını donduran yalnızca bu ilkel animizm örneğine bakıldığında bile Türkiye’de insanları Allah’ın birliğine inandırmaya niyetlenen kimsenin ne çetin bir sınavla karşı karşıya bulunduğunu ve ne korkunç tehlikelerle sarılı olduğunu kestirmek mümkündür. Şu var ki davetçinin öğrenmek zorunda olduğu daha birçok şey vardır.
Meselâ davetçi, yukarıdaki örnekte sözü edilen tarikatçı ya da Kemalist muhatabının; (acaba bilgisizlik nedeniyle mi, tevhid ehline karşı sırf inat olsun diye Allah’a -bilinçli olarak- başkaldırmak istediği için mi, yoksa beyni yıkanmış olduğundan mı) bu ağır suçu işlediğini öğrenmek zorundadır. Çünkü müşrik kimse için bu üç ihtimalden en az biri söz konusudur ve çünkü bu hastalıkların her birinin tedavi şekli farklı olsa gerektir.
Görüldüğü üzere müşrik insanın, bu cinayeti işliyor olmasının arkasındaki nedenler en azından bu kadar çeşitlenmektedir. Bunlar insanoğlunun vicdanına musallat olan birer mikroba, birer virüse ya da psikolojik paradokslara benzetilebilirler. Nitekim -Nakşibendilikteki gibi- şartlandırıcı mistik telkinler, tutkuya dönüştürülmüş saplantılar, bilgisizlik komplikasyonlarından kaynaklanan çeşitli zihinsel sorunlar, hipnotik yönlendirmelerle bilinçaltına yerleştirilen paranoid duygular -yalnızca birer ruhsal bunalım olarak değil, aynı zamanda- birer iman ve ahlak hastalığı olarak da ortaya çıkabilirler. Bunlar tevhid davetçisi için büyük önem taşır. Bu hastalıklardan biriyle malul bulunan kimsenin reşit ve mükellef olup olmadığı nasıl tespit edilebilir? Bu konuda kim ya da kimler merci kabul edilebilir? Davetçi bunları öğrenmek ve bilmek zorundadır. Örneğin bilgisiz bir tarikatçının ıslahını, ahlakçı ve nasihatçı olarak yetişmiş bir İslam alimi üstlenebilir. Ne yazık ki böyle bir branşa, Türkiye’deki eğitim sisteminde yer verilmemiştir. Türk din adamlarının hemen tümü -maalesef- tarikatçı ve efsanecidir. Dolayısıyla onlara böyle bir görevin yöneltilmesi tevhidi ilkeler bakımından esasen imkansızdır.
Tervhide ve tevhid ehline karşı düşmanlık ve intikam duyguları aşılanmış, inat psikozu ile malul tarikatçı bir hastanın; ayrıca Kur’an kursları ve tekkemsi mekânlarda rabıtasema ve «hu çekme» ayinleri gibi -periyotlarla yıllarca sürdürülen- mistik ritüeller sırasında şartlandırılmış ve zihin dünyası bulandırılmış mollanın; keza yıllarca Kemalizm’in andını heykel karşısında tekrarlayarak robot bir müşrik haline gelmiş psikotik hastanın tedavisi çok zor ve çoğu kez imkânsızdır. Günümüzde sayıları milyonları bulan bu tip hastaların tedavisi her şeyden önce -çok kaliteli bir aile içi eğitimi ile yetişmiş, bağımsız bir ruh yapısına sahip, tevhid aydınlığından nasip almış, meydan çalışmalarıyla deneyim kazanmış, kendi branşında başarılı, doyumlu ve birikimli- akademisyen uzmanlara havale edilmelidir. Ancak Türkiye’de bu formasyona sahip tek bir hekimin bile bulunduğuna ilişkin herhangi bir bilgi mevcut değildir. Aynı zamanda Türkiye’yi yöneten bizzat üst akıl, mistik dindarlığın etkisi altında bulunduğu için toplumdaki bu rahatsızlığı ya görememekte, ya da görmezden gelmektedir. Nitekim, Türkiye halkının, sofu ruhlu bir toplum olduğunu bilen sağlık otoriteleri bile -büyük ihtimalle- bu klinik tablonun müzminleşmiş olduğunu ve kolayca değiştirilemeyeceğini bildikleri için temkinli davranarak şimdilik manzarayı seyretmekle yetinmeyi tercih etmektedirler. Örneğin Türk Tabipler birliği -ne yazık ki- böyle bir tutum içindedir! Bu ise vahim bir durumdur.
Bu manzara karşısında muvahhid insanın psikolojik durumu büyük önem taşır. Bu tablo, Türkiye halkının esasen bir şirk toplumu olduğu hakkında onu kuşkuya düşürebilir, onu ürkütebilir, hatta reflekslerini şiddet yönünde tetikleyebilir! İşte bu çok tehlikelidir! Unutmamak gerekir ki hemen bütün peygamberler vahye muhatap oldukları ilk günlerinde birer şirk toplumu içinde bulunmuşlardır. Hayatı paylaştıkları kalabalıkların hiç biri de aslında Allah’ı inkar etmiyordu. Hatta (yaratmak, rızık vermek ve öldürmek gibi) Allah’a mahsus sıfatları da putlara vermiyorlardı. Kur’an-ı Kerim onlardan şöyle söz ediyor: «Biz onlara bizi Allah’a daha fazla yaklaştırsınlar diye tapıyoruz, diyorlar»[9]«Kendilerine ne zarar, ne de fayda verebilecek şeylere tapıyorlar ve “İşte bunlar Allah katında bizim şefaatçilerimizdir!” diyorlar.»[10] bugünkü toplum da hemen hemen aynı şeyleri sölüyor. Hiçbir tarikatçı, «ben Şeyh Efendi Hazretlerine tapıyorum» demiyor. Keza -ilk Kemalistler hariç- bugün hemen hiçbir Kemalist, «ben Mustaf Kemale tapıyorum» demez. Fakat bunların hepsi de aynen Mekke müşrikleri gibi Allah’a gösterilmesi gereken saygı şekillerinin aynısını ilahlarına göstermekten çekinmiyorlar.
Özellikle üç figür vardır ki, insan bunlardan birini, Allah’tan başkası karşısında sergileyemez; kıyamrükusücut… Günümüzün Müslüman müşrikleri –aynen cahiliye dönemdeki müşrikler gibi- bu üç duruşu da canlandırarak ilahları karşısında saygı göstermekten çekinmezler. Keza (Anayasa koyma) hakkını da bizzat kendilerinde bularak cahiliye müşriklerini örnek almışlardır.         
Muvahhid insan, -özellikle Tevhid davetçisi-, böyle bir ortamda (örneğin Kemalistlere, tarikatçılara, Mezhepçi Hanefistlere, ve Alevilere karşı) aynen Hz. Peygamber (sa)’in -Mekke döneminde- müşriklere karşı izlediği muameleyi örnek alarak -büyük bir vakar ve dikkatle- davranış göstermelidir. Onların ilahlarını; (heykellerini, bayraklarını, türbelerini, anıtlarını, şeyhlerini, evliyalarını, mumyalarını, kutsal saydıkları çeşmeleri ağaçları taşları, Hz. Peygambere ait olduğunu ileri sürdükleri giysileri, silahları ve eşyaları) asla aşağılamamalı, bu ilahların hiç birine asla dil uzatmamalıdır… Bu aynı zamanda Allah Te



[1] Muvahhid: Allah Tealâ’yı birleyen, O’nun birliğine içtenlikle ve şaibesiz olarak inanan -aynı zamanda bu inanışa uygun olarak hayatını düzenleyen- mü’min demektir. Muvahid-mü’min ile Müslüman kişi arasında oldukça önemli inanış ve davranış farkları vardır. Türkiye toplumunun sosyolojisini, kültürünü, özellikle İslam’a bakış açısını ve bu dini ne kadar tanıdığını kavrayabilmek için İslam ile «Müslümanlık» arasındaki uçurumun farkında olmak kadar, Muvahhid (yani mü’min) ile Müslüman kişiliği birbirinden ayıran inanış farklarını ve davranış biçimlerini de bilmek, bir o kadar önem taşır.
Muvahhi-mü’minler, Türkiye’de tevhid hareketini başlatan küçük bir topluluktur. Çok yeni bir gelişme sayılan; Kur’an’ın tanımladığı İslam’ın Türkiye’de farkına varılması olayı, muvahhidlerin başarısıdır. Türkler ve yönettikleri topluluklar tarafından Yüzyıllar boyu birbirine karıştırılan İslam ile Müslümanlık kavramları, -bundan böyle- mü’minler sayesinde artık birbirinden ayırt edilebilecektir. Ancak bu başarı muvahhidler için büyük tehlikeleri davet etmiştir! Nitekim bu iki kavram, Ümmetin icmaı ile ilmî manada tanımlanmadan acele ederek genel bir tekfire yeltenebilecek kimseler, hem kendileri için, hem de Muvahhidler topluluğu için büyük sorunlara kapı aralayacaklardır! Türkiye’de Tevhid hareketinin seyrini ilâhî kader belirleyecektir.
  
[2] «Kişinin, -ömrü boyunca sergilemek zorunda olduğu- en doğal ve en insancıl davranış biçimlerini belirleyen hayat rejimi»inden amaç: üç ana kategoride özetlenebilen evrensel İslam yasalarıdır.
Bunlardan birincisi: Allah-Kul ilişkisini düzenleyen «İbadet Fıkhı»’dır.
İkincisi: insan ilişkilerini düzenleyen «Muâmelât» yasalarıdır.
Üçüncüsü ise: Ahlâk kurallarıdır.
Bu üç kategorinin kapsadığı yasaların tümüne «İslam Şeriatı» denir.  Bu rejime bir bütün olarak inanmak ve onu bir bütün olarak hayata geçirmek, (Kur’an-ı Kerim’in , Casiye Suresi’nin 18’inci âyet-i Kerimesine göre) her mü’min için zorunlu bir görevdir. Müslüman kişi ise bu zorunluluğa inanmaz! İşte İslam ile Müslümanlık arasındaki fark: -Mü’min ile Müslümanı birbirinden ayıran- bu iki aykırı anlayış ve inanış farkından kaynaklanmaktadır. Dolayısıyla İslam’ı ve Müslümanlığı (bazı kayıtlarla) iki ayrı din olarak yorumlamak mümkün gibi görünüyor ise de bu konudaki kararı Ümmetin icmaına bırakmak çok daha uygun olur..
[3] Bu kalabalığın çoğunu Kemalistler ve tarikatçılar oluşturmaktadır. Türkiye’deki tevhid topluluğu, bu tespiti önemsemek durumundadır. Eğer toplumun tamamı -genelleme yapılarak- küfür ya da şirkle suçlanırsa -ki bazı küçük radikal gruplar bu eğilimde olabilir- bu kanaat, en azından büyük bir stratejik hata olur. Nitekim, her ne kadar İslam ve Müslümanlık iki ayrı din görüntüsünü veriyorlarsa da bu nokta her zaman tartışmaya açık kalacaktır. 
[4] «Şirk» kavramı hakkında, -Türkiye toplumunda- yaygın bir bilgisizlik vardır. Şirkin, «Allah’a ortak koşmak» anlamına geldiğini belki birçok kimse bilir. Ancak böyle bir inanışın tarihi evrimini, hangi yorumlara konu olduğunu, İslam’ın bu inanış hakkındaki hükmünü, -ayrıca- şirkin Türkiye’de ne kadar ve hangi kisvelerde yayılmış olduğunu, -en önemlisi de- toplumsal hayatı ne kadar etkilediğini, birkaç ciddi araştırmacıdan başka hemen hiç kimse -ne yazık ki- bilmemektedir. Oysa tevhidî hareketin ülkemizde ortaya çıkmasıyla birlikte bu inanışa karşı, -yakın gelecekte- gösterilecek ve gittikçe büyüyecek tepkilerin önemli toplumsal sorunlara kaynaklık edeceğini şimdiden tahmin etmek gerekir. Özellikle şirk, eğer kişisel bir inanış olmaktan çıkarak; karşılıklı insan ilişkilerini doğrudan etkileyen bir hal alır ya da İslam’a ait temel değerlerin çiğnenmesi şeklinde dışa vurulacak olursa bu sorun -hiç şüphesiz- çok daha büyüyecektir.
Örneğin muvahhid bir mü’min vatandaş eğer heykel, bayrak, anıt mezar, katafalk, türbe veya mumya gibi fani bir cisim karşısında veya şehit ruhu ve milli marş gibi bir bahane ile saygı duruşunda bulunmaya zorlanacak olursa bu istek, en şiddetli derecede tepki ile karşılanacaktır. Eğer böyle bir istek, zorla ve emirle yaptırılmaya kalkışılacak olursa bunun ne gibi olaylara yol açacağını özellikle siyasi kadrolar, -yakın geleceğin gelişmelerini hesaba katarak- şimdiden tahmin etmelidirler. Bunlardan çok tehlikeli bir nokta daha vardır ki şirk işlerken -Müşrik kişinin veya topluluğun- bilinçli olarak İslam’a ait dokunulmaz bir değeri çiğnemesidir. Örneğin; İslam’a göre Müşrik insan özgürdür, istediği puta tapabilir, istediği şekilde ibadet edebilir; ancak hem putuna tapınmak, hem aynı zamanda İslam’a ait bir ibadeti icra ederek Mü’min gibi gözükmek hakkına asla sahip değildir! Hal böyle olunca eğer müşrik insan -niyeti ne olursa olsun- hem kendi dininde ibadet eder hem aynı zamanda İslam’a ait bir ibadeti icra ederse bu kimse mü’minler tarafından en şiddetli cezaya çarptırılmayı hak eder. İşte müşrik kişi ya da şirk ortamını destekleyen siyasilerin, tarikatçıların, aynı zamanda kendilerini kanun koyucu olarak gören müşriklerin -böyle tehlikeli bir davranışta bulunarak, toplumsal huzuru bozmamak için- bu noktaya -bundan böyle- çok dikkat etmeleri gerekir!
[5] Dr. Hasan Küçük, Osmanlı Devletini Tarih Sahnesine Çıkaran Kuvvetlerden Biri: Tarikatlar ve Türkler Üzerindeki Müsbet Tesirleri. Türdav Bs. Yy. Ltd. Şti. İstanbul-1976.
[6] Bk. El-Haşr Suresi, âyet/7.
[7] Başta Nakşibendilik olmak üzere İslam tarihi boyunca 300’den fazla tarikat kurulmuştur. Maliki, Hanefi, Şafii, Hanbeli ve Zahiri gibi ümmetin cumhuru tarafından kabul görmüş mezheplerden başka -Özellikle Şiilik şemsiyesi altında- çeşitli mezhepler kurulmuştur. Ayrıca Dürzilik, İsmaililik, Nusayrilik, Babilik, Kadyanilik ve Bahalilik gibi dinler kurulmuştur. 
[8] (Bk.Ruhul-Furkan, Cilt:2, Sayfa:74). «Pontuslu Nakşibendiler» Grubunu yönlendiren bir ekip tarafından yıllardır yayınlanan bu kitaptaki yorumlara, Türkiye’de milyonlarca kişinin güvenip inandığı sanılmaktadır. Diyanet İşleri başkanlığı tarafından bu kitaptaki yorumlar hakkında şimdiye kadar herhangi bir uyarı yapılmamış olduğuna göre sözü edilen yorumların çok geniş bir çevrede kabul gördüğü varsayılabilir.  
[9]  Zumer Suresi, âyet/3
[10] Yûnus Suresi, âyet/18
*******************************************************
Diyorlar ki; Bu ümmete vahdet lazım. Diyorum ki; Vahdet için evvela TEVHİD lazım.
**************************************************************

CÜNEYT BAĞDADİ**HALLACI MANSUR.!
Cüneydın evi Bağdatlı ve başka kentlerden gelen sufılerin toplanma yeriydi İpek tüccarlığından edindiği söylenen buyuk geliriyle hem geçimini sağlar hem de birçok fakır sufıye yardımda bulunurdu Bu arada 'Tanrı aşkı' konusunda yoğunlaşan düşüncelerini çevresinde toplananlara yayardı
Gulam Halil, ‘Tanrı aşkı’ görüşüne karşı çıktığından, halife üzerine yaptığı baskıyla Cüneyd ve yandaşları hakkında kovuşturma açtırdı
Yaşadığı dönemde tevhid (Tanrı nın birliği) sorunu bütün akımlar ve özellikle Mutezile akımı arasında tartışılan bir konuydu Mutezile tevhidi akıl yoluyla bulmaya çalışırken, sufiler onun his ve ilham yoluyla bulunabileceğine inanıyorlardı
Cüneyd ın savunduğu düşünceye göre, Tanrı akılla kavranamaz, akıl ancak sonlu olan nesneleri algılayabilir Tanrı ise sonsuzdur, aklın kavrayış gücünü aşar Ote yandan Tanrı 'madde' olmadığından, mantık yoluyla da bilinemez
Akıl tanrısal ışıkla aydınlandığı zaman. Tanrı yı kavrama olanağı doğar, bu da kişinin Özünu Tanrı ya vermesiyle olabilir
Cüneyd ın tanınmış öğrencileri arasında, fıkıh bilgini Cüreyri ünlü sufı Şıbli. hadis bilgini Basralı Ibnul-Arabi ve düşuncelerinden oturu öldürülan Hallac-ı Mansur sayılabilir
************************************************************************************
DÜNYA OLDU BİR KÖY, EY İNSANOĞLU HEDEFİNİ İSTİKAMETİNİ BELİRLE.